Sevgi talebi olgusu

Sevgi, çocuklukta öğrenilmeye başlanıyor. Yaşama karşı farkındalık başladıktan sonra sevginin odağında anne ve baba bulunur.

Sevgi, çocuklukta öğrenilmeye başlanıyor. Yaşama karşı farkındalık başladıktan sonra sevginin odağında anne ve baba bulunur. Çocuğun sosyal yaşamının zenginleşmesi ile birlikte; sevgi de, anne ve babanın dışına açılarak yeni biçimler kazanır. Başka insanları sevmek ve başkaları tarafından sevilmek, anne-baba sevgisi mutlaklığının aşılması ile elde edilir.

İki sevgi eksenli sorundan söz edebiliriz. Birincisi; çocuk, anne ve babanın ilgisizliği ve kayıtsızlığı nedeniyle sevgiyi öğrenmekte zorlanabilir. Anne veya babanın sevgisine olan özlem, bu iklimde yetişmiş bir çocuğun bütün sevgi ilişkilerini etkiler. Kendinden yaşça büyük kişilere duygusal ilgi duyan insanların pek çoğunun, sevgi geçmişinde anne-baba ilgisizliğinin veya ebeveyne ait sevgi sorunlarının bulunması şaşırtıcı değildir.

İkinci olarak; sevginin, anne-baba sevgisinden dış dünyadaki diğer insanlara olan sevgiye doğru açılımında sıkıntılar olabilir. Sevgi dolu olsa bile, dar bir aile çevresinde fazlaca dışa açılmadan yetişmiş çocukların ileri yaşamlarında en belirgin özelliklerinin bencillik olmasının nedeni budur, diyebiliriz. Bu iki durum da, ilerleyen yaşlarda sevgide başarısız olmanın önemli nedenleri arasında yer alır. Böyle bir geçmişi yaşamış insanlar, ya sevgi bağları kurmakta zorlanırlar, ya da bu özellikleri davranışlara yansıdığından; diğer insanların kendilerinden uzaklaşmalarına neden olurlar.

Bir üçüncü durum daha ekleyebiliriz. Bu hal, sevgi ihtiyacının fark edilmesi için kişinin yeterli zamana sahip olamadığı biçimdir. Geleneksel özellikleri etkin ailelerde yetişen çocuklar, eğer çok genç yaşlarda kalıcı bir ilişkiye girmek zorunda kalırlarsa –örneğin evlenirlerse– bir sevgi ihtiyacının farkına varmadan sevgisiz bir birlikteliğe adım atmış olurlar. Sevgisizlikten kastım, karşı cinsten bir kişi ile olması gereken duygusal iletişimin farkında olmamaktır. Bilinmeyen konusunda bir ihtiyaç da oluşmayacağı açıktır.

Zamanla gelişen alışkanlıklar, bir sevgi ihtiyacının oluşmasına da geçit vermez. Herşey, günlük akışın olağanlığı içinde sürer gider. Bu tür ilişkiler, genelde alışkanlıklar ve korkular üzerine kurulmuştur. Böyle ortamlarda bireyin kendi taleplerinden daha çok, başkalarının ‘ne düşüneceği’ üzerine kurgulanır yaşamlar...Böyle bir durumda farkındalık zafiyeti nedeniyle bir sevgi ihtiyacı oluşamaz.

Türü ne olursa olsun; sevgisizliği karakterin bir unsuru olarak yaşamış olan kişi, bir gün sevginin varlığını keşfeder. Ne yazık ki; bunun ona yansıma biçimi genelde bir umutsuzluk ve kaçırılmış zamana özlem şeklinde gelişir. Ama sonuçta sevgi ile dolu dolu sürebilecek bir yaşam, ne yazık ki harcanmış olur. O güne kadar olan süreçte atılan adımlar ve verilen sözler, birer pranga olarak kişinin yeni seçimler yapmasına engeller olarak karşısında durmaktadır. Bunlar umutsuzluğun göstergeleri olarak kişinin dış dünya ile olan bağlantılarına yansır.

Umutsuzluk, içine bir çığlık bırakılmış, derin bir kuyudur. Çığlık, “Beni sev” mesajını taşımakla birlikte; ‘sevgisizlik kuyusunun’ karanlığı, insanları uzaklaştıran bir özelliğe sahiptir. Sevilmeyi istemekte ne var ki, diyebilirsiniz. Doğrudur; herkes sevilmeyi ister. Ama sevgi sadece bir kuyuya emanet edilebilecek bir çığlık değildir. Sevgi, herkesin kendi adımını attığı bir karşılıklı yürüyüştür. Kendi adımını atmak ise kuyuya bir çığlık emanet etmekten daha iyi bir ‘şeydir’.

Güncel Haberleri