Teknoloji, kentleşme ve geleceği okuma

Günümüz dünyasında artık tartışma götürmeyecek açıklıkta görünen küresel yönelimlerden biri kentleşmedir. İnsanlık tarihi boyunca var olan kent olgusu, bugün niceliksel bir artışın ötesinde, niteliksel bir dönüşüm sürecine girmiştir.

Günümüz dünyasında artık tartışma götürmeyecek açıklıkta görünen küresel yönelimlerden biri kentleşmedir. İnsanlık tarihi boyunca var olan kent olgusu, bugün niceliksel bir artışın ötesinde, niteliksel bir dönüşüm sürecine girmiştir. İnsanlar yalnızca çalışmak ya da üretmek için değil, varlıklarını sürdürebilmek adına da hızla kentlere yönelmektedir. Bu yönelim, göç olgusuyla birleşerek toplumsal, ekonomik ve siyasal yapıların geleceğini belirleyen temel dinamiklerden biri hâline gelmiştir.

Geleceği anlamaya ve öngörmeye çalışırken, tekil eğilimleri tespit etmek, kuşkusuz önemlidir; ancak çoğu durumda asıl belirleyici olan, bu eğilimlerin birbirleriyle nasıl etkileştiğidir. Bu bağlamda kentleşmenin, çağımızın bir diğer baskın yönelimi olan teknolojiyle birlikte ele alınması zorunludur. Teknolojik gelişmeler, yalnızca üretim biçimlerini değil, mekân algımızı, toplumsal ilişkilerimizi ve hatta siyasal karar alma süreçlerimizi dönüştürmektedir. Dolayısıyla kentleri, teknolojiden bağımsız düşünmek artık mümkün değildir.

Bugün kentleşme sürecinin giderek mega kentler doğrultusunda ilerlediğini gözlemliyoruz. Mega kentler, yalnızca nüfus yoğunluğunun artışı anlamına gelmez; aynı zamanda karmaşıklığın, kırılganlığın ve yönetim zorluklarının da katlanarak büyümesi demektir. Küçük yerleşimlerden evrilerek büyüyen bu kentlerde bakım, onarım ve iyileştirme faaliyetlerinin maliyeti çoğu zaman yeni bir kent kurmanın maliyetini aşmaktadır. Bu noktada teknoloji, ilk bakışta cazip bir kurtarıcı gibi görünür. Akıllı kent uygulamaları, dijital altyapılar ve veri temelli yönetim modelleri, kaynak kullanımında verimlilik ve yaşam kalitesinde artış vaat etmektedir.

Ancak burada kritik bir soru belirir: Teknoloji gerçekten sürdürülebilir bir çözüm mü sunmaktadır, yoksa yalnızca mevcut sorunları daha sofistike (yanıltıcı ve yapmacık) biçimde mi yönetmektedir? Artan tüketim eğilimiyle birleşen teknolojik ilerlemenin, çevresel ve toplumsal maliyetleri uzun vadede azaltacağı konusunda kesin bir güven duymak zordur. Üstelik teknolojik imkânların adil dağıtımı da başlı başına bir sorundur.

Bu noktada radikal bir seçenek gündeme gelir: Mevcut, aşırı yoğunlaşmış kentleri iyileştirmeye çalışmak yerine, baştan planlanmış yeni kentler mi inşa etmeliyiz? Teorik olarak bu yaklaşım, teknolojik olanakların daha adil ve dengeli biçimde sunulmasına imkân tanıyabilir. Ancak bu tercih, mevcut kentlerde yaşayan milyonlarca insanın akıbeti sorusunu da beraberinde getirir. İyileştirilmesi neredeyse imkânsız hâle gelmiş kentsel alanlar ne olacaktır? Bu alanlar, dışlanmış toplulukların sıkıştığı, sosyal ve mekânsal olarak tecrit edilmiş gettolara mı dönüşecektir?

Bu karanlık ihtimal, geleceğin kentleşme anlayışının bugüne kadar bizi buraya getiren bakış açılarından köklü biçimde farklı olması gerektiğini açıkça göstermektedir. Kentleşme, teknoloji, göç, eşitsizlik ve çevresel krizler birbirinden bağımsız ele alınamaz. Eğer bu yönelimleri bütüncül ve uzun vadeli bir perspektifle değerlendiremezsek, kentler insanlığın geleceğini taşıyan mekânlar olmaktan çıkıp, onu tüketen yapılara dönüşebilir.

Sonuç olarak, küreselleşme süreci boyunca çoğu zaman ilerlemenin simgesi olarak alkışladığımız mega kentleşme olgusu, önümüzdeki dönemde en ciddi risk alanlarından biri hâline gelme potansiyeli taşımaktadır. Bu gerçeği zamanında kavrayamazsak, kentler geleceği kaybetmemizin en işlevsel araçlarından biri olacaktır. Bu nedenle asıl ihtiyaç, teknik çözümlerden önce, kentlere ve geleceğe bakışımızı dönüştürecek yeni bir zihinsel çerçevedir.

Güncel Haberleri