Eleştiri, çoğu zaman sanıldığı gibi salt bir karşı çıkış ya da itiraz biçimi değildir; yorumlamanın temel unsurlarından biridir. Ne var ki, gündelik hayatta eleştiriyi çoğunlukla önyargılarımızın, duygusal tepkilerimizin ve fanatik eğilimlerimizin gölgesinde yaparız. Önce bir kişi ya da olay hakkında hüküm verir, ardından bu hükmü doğrulamak için eleştiri kılıfına sokulmuş gerekçeler üretiriz. Özellikle siyasal ve toplumsal alanlarda bu tutum oldukça yaygındır. Bir yöneticiden ya da bir kamusal aktörden hoşlanmıyorsak, yaptığı en olumlu eylem bile gözümüzde değersizleşir; en küçük ayrıntı dahi bir suçlama gerekçesine dönüşebilir.
Oysa eleştirinin temel koşulu, yapıcı olmasıdır. Yapıcı eleştiri ise kişilikleri, kimlikleri ya da aidiyetleri değil; somut davranışları, eylemleri ve sonuçları hedef alır. Bir kişinin yalnızca ‘bizden olmadığı’ için eleştirilmesi, eleştiriyi içerikten koparıp ideolojik bir silaha dönüştürür. Bu noktada eleştiri, düşünsel bir faaliyet olmaktan çıkar; dışlayıcı ve kutuplaştırıcı bir refleks hâline gelir.
Eleştiri aynı zamanda ciddi bir bilgi ve birikim işidir. Eleştirdiğimiz eylemi gerçekleştiren kişi ya da kurumun, o eylemi yapabilmek için belli bir uzmanlık, deneyim ve yetkiyle donanmış olduğu gerçeğini göz ardı edemeyiz. Özellikle kamusal alana ilişkin konularda, ilk bakışta edindiğimiz izlenimlerle hüküm vermek yanıltıcı olabilir. Sağlıklı bir eleştiri için olayın arka planını, bağlamını ve etkileyen tüm faktörleri dikkate almak gerekir. Araştırmak, farklı görüşlere başvurmak ve gerektiğinde uzmanların değerlendirmelerini dikkate almak eleştirinin niteliğini belirler. Kişiyi hedef alarak, hatta karalamaya varan bir tutumla yola çıkmak ise daha en baştan eleştirinin meşruiyetini zedeler.
Eleştirinin bir diğer önemli boyutu zaman ve mekân meselesidir. Hiçbir fikir, eylem ya da eleştiri, içinde ortaya çıktığı bağlamdan bağımsız düşünülemez. Eleştiride haklı olmak, eleştiriyi her koşulda doğru kılmaz. Yanlış zamanda ve yanlış zeminde dile getirilen en doğru eleştiri bile, yapıcı olmak yerine yıkıcı sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle eleştiri yapılırken yalnızca içeriğe değil, o içeriğin hangi koşullarda ve hangi duygusal atmosfer içinde dile getirildiğine de dikkat edilmelidir.
Eleştiride sıkça düşülen bir başka hata genellemelerdir. İnsanları ya da düşünceleri toptancı ifadelerle kategorize etmek, eleştiriyi baştan sakatlar. “Zaten kadınlar böyledir” ya da “Şu görüşe sahip olanlar hep aynıdır” gibi ifadeler, eleştiriden çok peşin hüküm içerir. Oysa toplumsal ve bireysel gerçeklik, siyah ile beyaz arasındaki geniş gri alanlarda şekillenir. Ne bir insan ne de bir düşünce bütünüyle doğru ya da bütünüyle yanlıştır. Hatta durmuş bir saatin bile günde iki kez doğruyu gösterdiğini hatırlamak, eleştiride ölçüyü korumak açısından öğreticidir.
Benzetmeler ve örnekler de eleştirinin zayıf halkalarından biridir. Uygunsuz, zorlama ya da yanlış örnekler üzerinden yapılan karşılaştırmalar, eleştirinin ikna gücünü azaltır. Bir başka yanlış üzerinden hüküm vermek, çoğu zaman ‘sorgusuz ve yargısız infaz’ anlamına gelir. Bu nedenle eleştiride kullanılan örneklerin yerinde, sağlam ve doğrudan ilgili olması hayati önem taşır.
Son olarak, eleştirinin bir itibar ya da güç kazanma aracı hâline getirilmesi önemli bir sorundur. Özellikle kurumsallaşma düzeyi düşük yapılarda, başkalarını eleştirerek öne çıkmaya çalışan tutumlara sıkça rastlanır. Bu tür eleştiriler, hakikati açığa çıkarmaktan çok kişisel çıkarları besler. Ne yazık ki siyasal, sosyal ve kültürel yaşamımız bu tür eleştiri anlayışlarından bütünüyle arınabilmiş değildir.
Kuşkusuz, herkes düşüncesini ifade etmekte özgürdür. Ancak bu özgürlük, başkalarını etkileyen bir alana taşındığında, eleştirilme sorumluluğunu da beraberinde getirir. Söylenen söz, yalnızca dile gelmekle kalmaz; karşılığını da bulur. Bu nedenle eleştiri, hem söyleyen hem de dinleyen açısından etik bir dikkat ve entelektüel sorumluluk gerektirir.