“UMUT, ÖFKEYE RAĞMEN İNSANOĞLUNUN SIĞINDIĞI TEK LİMAN”

Abone Ol

OBAK Ekip Lideri Ercan Temel

“Toplamda 18 can 65 tane ölü çıkardık. Keşke hepsini canlı çıkarabilseydik ama ölüleri tek parça halinde çıkardık ve insanlara teslim ettik. Oradaki insanların psikolojileri bozulmuş, çok gerginlerdi ilk başlarda bize karşı tavırları bize çok tersti. Ama sonra 5 gün boyunca sadece arabanın içerinde birer saat uyuyarak sürekli enkazın üzerinde çalışmamızı aralıksız devam ettirdik.”

OBAK Lojistik Ekip Lideri Gürkan Çelik

“Enkazı bekleyenlerde en çok yaşanan şey; kendi teşhis edilen cenazesi olmasına rağmen bir an önce cesedini çıkarabilmek için ses duyuyorum diyorlar. Ama ben gittim, kontrol ettim, tünel kazdık ve yüzde 100 ölü var. Söylüyoruz ölmüş ama cesedi çıkarmak istiyorlar.”

Bekleyenler sürekli ses duyuyor.”

OBAK Ekip Lider Yardımcısı Hakan Döner

“Benim de ikiz oğlum var. Girdiğimiz evde ikiz bebeğin anne ve babanın olduğunu ayrı bir hikayelerinin olduğunu öğrendik. Tedavi ile ikiz bebeklere sahip olmuşlar. En etkileyen noktalardan biri buydu. Cenazelerini çıkarırken bebekteki gülümsemeyi anlatamam size, çok farklı bir duyguydu. Cenazeler parçalanmış ve kötü kokulu çıkıyor genelde ama o çocukların çok farklı kokuları vardı. Tabii tüm cenazeler etkiledi bizleri. Çıkarılan canlar bize can verdi. Cenazeleri her çıkardığımızda kendi canımızmış gibi çıkardık.”

ÇOCUKLARIMI VERDİNİZ, ARTIK AĞLAYABİLECEĞİM BİR MEZARI VAR”

“Bak şu bebelerin güzelliğine
Kaşı destan gözü destan
Elleri kan içinde
Kör olasın demiyorum
Kör olma da gör beni”

Sık sık bu dizeler tekrarlanıyor dilimde…

Dinledikçe yatıştırıyorum belki de…

Dizginliyorum içime sığmayanları…

O tarihi unutulmayacak…

Herkesin aklında da kalbinde de sabitlendi o zaman dilimi…

6 Şubat 04.17…

Sabaha karşı, onlar her bir zerresine, dakikasına hatırlıyor acıyı ancak ülkede güneş doğunca duyuluyor.

Duyulur duyulmaz da telefonları acı acı çalıyor OBAK Lideri Ercan Temel’in…

Onun saati 04.55…

37 dakika sonra öğreniyor ancak o 37 dakika içerisinde neler yaşandığını ancak zamanın tanığı biliyor.

Acil çevrim şemasından başlatıyorlar hazırlıkları…

Onlar çok acıya tanıklık etti, çok gözyaşı gördü…

“3 günlük yiyeceğimizi, belli malzemeleri hazırladık ve hemen yola çıktık” diye anlatıyor Ercan…

Yüz ifadelerine odaklanıyorum, büyük acılar ne garip şey!

Hissizleşiyor bir süre sonra tavan yapan bütün duygular!

Çıkıyorlar Hatay yoluna…

Yollar perişan, ruhlar perişan, hayat perişan…

Kalpler de perişan da böyle bir perişanlık beklemiyorlar yine de tutarken Güneydoğu’nun yolunu…

“İlk gittiğiniz an ne gördünüz?” diye soruyorum.

“Enkazın etrafında toplanan insanların bağırıp çağırarak feryat ettiklerini” diye yanıtlıyor.

Onları gördükleri an sevinmiyorlar ama yürekleri öfke dolu…

Haksız öfke mi?

İlk anlamıyorlar, enkaz altında bıraktıkları sevdiklerine mi yansınlar geciken hizmete mi?

Ancak umut öfkeye rağmen insanoğlunun tek sığındığı liman…

“BİZİ GÖRÜNCE ÇIĞLIK ATARAK KOŞTULAR”

“İnsanlar bizim resmi arama kurtarma araçlarımızı görünce üzerimize doğru çığlık atarak koşmaya başladılar. 'Yardım edin', 'bizi kurtarın', 'enkazda birileri var' diyerek koştular” diye devam ediyor.

Sevdiğin için koşmak ne tuhaf şey!

Son zerresine kadar mücadele etmeye değmez mi?

Değdiği için sürekli koşuyorlar, bağırıyorlar, feryat ediyorlar.

Ama Ercan eğitim gereği alınan katı kurallardan bahsediyor, hemen el uzatamıyorsun çığlıklara…

Düşünceli devam ediyor:

“Önce enkazın taranması, enkazdaki riskli alanların belirlenerek işaretlenmesi gibi kuralları hızlı bir şekilde hallettik. Sonra canlı olarak yüzde 100 teşhis ettiğimiz 16 kişi vardı, hemen onların kurtarılmasına başlandı. Ekibimizin normalde bir enkazda 18 kişi çalışması gerekirken biz o iki enkazda ekibimizi ikişerli ve üçerli timler halinde çalıştırdık. Bazı arkadaşlarımız bebek sesi olan yerleri kazdı bazıları insan seslerini kazdılar. Farklı farklı yerlerde kazı çalışmalarını yaptık. 16 kişiyi enkazın farklı noktalarından çıkarttık. Sonra farklı alanlarda çalışmalara devam ettik.”

Orada yaşananlar televizyonlarda görüldüğünden daha zor diye de ekliyor.

Öyle kolay değil telefonu eline alarak, her anı videoya almak…

Aklına gelmiyor daha doğrusu…

Herkesin telaşı başka, öncelikleri başka…

“Peki diyorum Eylül’ü nasıl aldınız videoya?”

“İNGİLTERE KANALI TESADÜFEN ÇEKTİ”

Yüzünde belli belirsiz bir tebessüm anlatıyor Ercan:

“Ekipteki kimse o esnada görsel çekim boyutunda değil de bir tane videomuz var onu da uluslararası İngiltere kanalı çekmiş ama tamamen tesadüf. Onlarda videoyu şöyle çekmiş 'Hatay'da profesyonel bir ekip çalışma yapıyor' diye buna istinaden çekime gelmişler. Canlılar çıkınca kamerayı kurup 2 buçuk saatlik canlı çekim yapmışlar. İşte o esnada da Eylül kızımızı çıkarttık.”

“18 CAN 65 ÖLÜ ÇIKARDIK”

Sonra ne oldu, Eylül’den sonra…

Kaldığı yerden devam ediyor, bir yudum aldığı sıcak çaydan:

“Sonraki süreçte iki kişi daha çıkardık onlarda biraz zorlandık, 7 metre ilerlemeli tünel kazdık. Mesela 5.1 artçı depremde tünelin içinde yakalanan arkadaşlarımız oldu, sağlamlaştırmasaydık tünel üstlerine düşebilirdi. Arkadaşlarımız çok fedakârca çalıştı.”

“Kaç can kurtardınız diye soruyorum?”

Sorular öyle çok ki ardı ardına kendiliğinden dökülüyor.

Elimizden geleni yaptık dercesine:

“Toplamda 18 can 65 tane ölü çıkardık. Keşke hepsini canlı çıkarabilseydik ama ölüleri tek parça halinde çıkardık ve insanlara teslim ettik. Oradaki insanların psikolojileri bozulmuş, çok gerginlerdi ilk başlarda bize karşı tavırları bize çok tersti. Ama sonra 5 gün boyunca sadece arabanın içerinde birer saat uyuyarak sürekli enkazın üzerinde çalışmamızı aralıksız devam ettirdik.”

Öyle çok hikaye var ki aslında anlatılacak, yazılacak…

Sözcükler ağlıyor ama inadına basıyorsun klavyenin tuşlarına…

En çok da çocuklar sızlatıyor sözcükleri…

Hatay’ın beşizlerini de onlar çıkarıyor enkazdan…

Gürkan sözü devralıyor.

Yüzü güneşten kavrulmuş, yanaklarında amele yanıkları…

Aynaya her döndüğünde ona verdiği mücadeleyi hatırlatmak istercesine iz bırakmış belki de hatlarında…

Kalbindeki vicdan kelimelere dökülüyor, bazen susuyor, bazen üzerinden şoku atamadığı yüzüne yansıyarak anlatıyor:

Hatay'ın 5'iz çocukları vardı. B blok 2. ya da 3. kattalardı. 2 buçuk 3 yaşlarında 5 çocuğun biri canlı çıktı. Diğer çocuklar, anne ve baba ölü çıktı. Ölü şekilde onları çıkardık ve amcasına teslim ettik. 4 tane aynı birbirine benzeyen çocukların tutanağını yazıp imzalayıp aileye teslim etmek bizim için farklı bir tecrübe oldu ve çok zordu.”

Ercan araya giriyor.

3 ya da 4’üncü deprem çalışması olduğunu söylüyor.

İnsan enkaz kıyaslar mı, kıyaslanıyor, insan acı kıyaslar mı, kıyaslanıyor…

Çünkü her taze kan bir öncekini unutturuyor da zamanı oraya sabitliyor.

Enkazların bile daha ölümcülü var.

Diyor ki:

“Bu benim 3 ya da 4. deprem çalışmam. Her enkaz kendine göre çok farklıdır ama bu çok farklıydı. İki bloğun birbirine girmesi ve A bloğun ortadan ikiye kırılıp 7. katının 1. kata düşmesi çok garipti. Kocaman bir yığın ve çoğu ceset oradan çıktı. Çok zor bir enkazdı. Hem enkazdaki ölü ve canlıları çıkartmaya çalışıyoruz hem de enkazın kırılma şeklini çözebilmek için 2 gün ekipteki arkadaşlarımız, Kastamonu'dan gelen gönüllü ekip çözmeye çalıştı. Enkazda ilk 3 gün falan pek kimse yoktu yardım eden. Sonradan çok insanları oldu ve bu insanları koordine etmeye çalıştık.”

“Çalışırken belki cana odaklanıyor insan da bekleyenler nasıl” diyorum…

Bir sessizlik hâkim…

Gürkan alıyor sözü:

“Enkazı bekleyenlerde en çok yaşanan şey; kendi teşhis edilen cenazesi olmasına rağmen bir an önce cesedini çıkarabilmek için ses duyuyorum diyorlar. Ama ben gittim, kontrol ettim, tünel kazdık ve yüzde 100 ölü var. Söylüyoruz ölmüş ama cesedi çıkarmak istiyorlar.”

Bekleyenler sürekli ses duyuyor.

Sürekli koku…

“ACILARINI KENDİ EVLERİNDE YAŞASINLAR DİYE CANLA BAŞLA ÇALIŞTIK”

Umudun sesiyle kokusu birbirine karışıyor, ona sığınıyorlar da kabullenmiyorlar belki de…

“Kurtardık diye bağırmak kolay da ölümü anlatmak nasıl, onu nasıl söylüyordunuz?”

“Kesinleşmiş ölüleri şöyle söylüyorduk 'bakın orada hiç ses ve ısı almıyoruz ve burada canlı yok' diyoruz. Ama işte gelip 'ben gördüm, oradaydı' diyorlar ama 'ses ve ısı yok ekibi yönlendiremiyoruz beklemen lazım' diyoruz cevap olarak. Çünkü o insanda canlı olduğunu umut ediyor ama anlatınca hoşgörüyle karşıladılar. Cesetleri koyduğumuz bir alan belirlemiştik orada. Biz diğerleri gibi yapmadık ölülerin üzerinde battaniye örtmedik. Önceden tedbirlerimizi alıp ceset torbalarını hazırlamıştık. Ölü çıkanları ceset torbalarına koyup alan belirleyip başına nöbetçi diktik. Yaklaşık 38 kişiyi teşhis ettirdik.İnsanlara ölüleri teslim edebilmekte büyük başarıdır.Depremin üzerinden saatler geçmesine rağmen insanlarda yakınlarının öldüklerini kabullenmeme vardı. Kabul edemiyorlardı ölmüş olacaklarını. Bizde canla başla çalıştık ki hiç olmazsa cesetleri teslim edelim acılarını kendi evlerinde yaşasınlar diye. Biz insanların ölülerini teslim ettikçe onların bize karşı minnettarlığı arttı. Giderken sarılıp teşekkür ettiler.Hatay'da yaşanılan enkaz bize çok büyük tecrübe oldu.”

“TEK UMUT SİZSİNİZ”

“Siz nasıl hissediyorsunuz şu an?

Diğer hissedilenlerin yanında bizim ki ne ki der gibi konuşuyor Gürkan:

“Arkadaşlarımız psikolojik olarak yıprandılar fakat enkaz içinde insanların tek umudu sizsiniz. Ben eğitimde özellikle 'ne yaşıyorsanız içinize atın, kimsenin sizi görmeyeceği bir yerde ağlayın, çığlık atın ama herkesin içindeyken güçlü gözükün' dedim. Benim çok yakın bir tanıdığımın çocukları da enkaz altındaydı ve çocuklarını ölü olarak çıkardık.”

Ağladın mı peki diyorum Ercan’a dönerek…

“BEN AĞLADIM, GÜRKAN TESELLİ ETTİ”

Gözleri yine doluyor:

“O ana kadar metanetli ve güçlüydük çıkardıktan sonra bir köşeye çekilip yarım saat boyunca ağladım. Gürkan yanımdaydı teselli etti. Ama yarım saat sonra sanki hiçbir şey olmamış gibi tekrar sıfırdan başlayıp işimize döndük. Hepimiz insanız ama o enkazda biz profesyonel ve güçlü olduğumuzu göstermek zorundayız çünkü insanların umuduyuz. Duygularımızı yansıtmıyoruz. Ekip başkanının kararı ne olursa olsun sorgulamıyoruz.”

Hikâyeler hep çocuklar üzerine kurulu sanki…

Bir bebek mesela kendi masalını yaratıyor, kendi gücüyle…

Bir anısı geliyor Ercan’ın ansızın, paylaşıyor:

18 kişi içerisinde en duygusal olan bu küçük bebekti. Bir mucizeydi. Balıkesir ekibinin çalıştığı bir bebek vardı. Çalışırken bir kuyu kazdılar, kuyunun belli bir kısmından sonra kolona denk geldiler ilerleyemediler. Beni çağırdılar gittim kolon altında kirişi destekledik. Kirişinin altından da boşaltmaya başladım ve elimi uzattım yarım eldiven vardı elimde o sırada hissetmek için. Elimi uzattığımda parmağımı bir şey emmeye başladı. Çektim ve bebek geldi. Ondan sonra kucağıma aldım solunumunu kontrol ettim hızlı bir şekilde alandan çıkarmam lazımdı çünkü genel muayenesi yapılması lazımdı. Yaklaşık 6 metre süründükten sonra bebeği çıkarttığımızda çığlıklar, alkışlar, insanların bağırması vardı. Bebek bekleyen birkaç aile vardı mesela onlar hemen bebeğe bakmaya koştular. Bebeğe zarar vermesin diye izin vermedik. Benim bebeğim şurada diyen oldu, beni var falan dedi. Sonra polis arkadaşlar geldi, teslim ettik”.

Nasıl anladınız ailesini?

“Bir beyefendi, benim bebeğimin çenesinin altında büyük bir ben var dedi, baktık, gerçekten anlattığı gibi bir ben var. İşlemlere başladık” diyor.

Çayımdan bir yudum da ben alıyorum.

O sırada içeriye Hakan abi giriyor, kapıya yöneliyoruz.

Beni en çok etkileyen anlardan birisi ya…

“Hoş geldin güzel kızımın” hikayesini onlardan dinlemek istiyorum…

Ercan konuşuyor:

Gürkan ve birkaç arkadaşımız bebek sesi almışlar. O bebeği kazarken yan taraftan da ses geliyordu gittik oraya. İlk bebeğe yöneldik Gürkan, Oğuzhan ve birkaç arkadaş orada kazı yaptı. Eylül'le konuştuğumuzda pozisyonunun rahat olduğunu, boşluğunun fazla olduğunu ve ayağını hareket ettiremediğini söyledi. Öncelikle o 15 kişiyi çıkardıktan sonra sıralamaya göre sıra Eylül'e geldi. Eylül aşağıda bir yerlerde tablanın altındaydı. Önce tablanın üstüne emniyetli temiz bir giriş yaptık alanda onu tespit ettik. Daha sonra çıkacağı yeri temizleyemeye başladık. Yaklaşık 1 buçuk metre derinlikte ulaştık kendisine. Görsel temas, kontroller ve fiziki kontrollerini yaptık, moral motivasyon verdik kendisine. Ama pozisyon olarak ayağı çok ters bir durumdaydı. Sol ayağında kalça kırıklığı vardı. Kendisine bir zarar vermediği için kendi hareket ettirmesini sağladık ama bir süre sonra enkazın hareket etmesi ve alanı daralmaya başladı. Hatta arkadaşlarımız moral konuşması yaparken bir süre sonra bizim işimiz gereği ketum olmayı gerektiriyor ve zaman geçtikçe risk artıyor. Ve risk artınca hemen içeri girdik. Sonra kendisini emniyetli şekilde çekip çıkarttık. Tahtanın üzerine düz bir zemine yatırdık ve doktorumuz vardı genel muayenesini yaptı. Hemen serumu takıldı. O arada babasıyla moral olsun diye enkaz altında birkaç sefer konuşturmuştuk. Çıktıktan sonra babası koşarak geldi. Annesi ve babası ölmüştü. Ama o anda babası kızına sarılınca 'hoş geldin kızım' diyerek sarılıp öptü. Bütün ekip arkadaşlarımızın isimlerini biliyordu. Çok bilinçli bir kızdı. Çok sağlıklı bir şekilde çıkarttık.”

“BİR TEK BABASININ SESİNİ DUYDUĞUNU SÖYLEDİ.”

Hakan abi telefonu şarja taktıktan sonra devralıyor konuyu:

“Babası ilk önce bir ses duyduğunu söyledi. Biz sesi aldığımız yere gidice Eylül'le rahatlıkla konuşabiliyorduk. Bilinci açıktı ve o kadar cesur, akıllı bir kızdı ki her sorumuza büyük olgunlukla cevap verdi. Nereden gireceğimiz konusunda kararsız kalmıştık çünkü çok riskli bir alandaydı. Üst taraftan girmek istedik ve bulunan alanı temizledik. Sonra birkaç yerden daha ses almaya başladığımızda temizlediğimiz kısmın sağ içeriye doğru olduğunu anladık Eylül'ün. Kendisi biraz kapıya sıkıştığını ve belli bir bölümünü hareket ettirebildiğini söyledi. Ayağını kapıya sıkıştığını bir yer o ayağını hareket ettiremediğini ama sağlık durumunun genel olarak iyi olduğunu söyledi. Sonra tahmin ettiğimiz yerden girmeye başladığımızda delik açtık ve deliği gördüğünü bizi hissettiğini söyledi. O açmış olduğumuz delikten gün ışığını görmüş olduğunda Eylül'e ulaştık. Sağında ve solunda kırık kapılar vardı onları kestik. Sonra ayağı maalesef baya sıkışmış ve hissizlik olduğunu gördük. Sonra Eylül'ün çıkışını rahatlattık ve Eylül'ün cesur hareketleri sayesinde çıkardık. 7 saat Eylül'le sohbet ettik. Her şeyimizi anlattık ve o kadar olgun bir kızdı ki dışarda kimin beklediğini sorduğumuzda bir tek babasının sesini duyduğunu söyledi.”

“TEDAVİYLE SAHİP OLDUKLARI İKİZLERİ ÇIKARDIK”

“En zor an neydi ki diyorum” Hakan abiye…

“Enkazdan ikiz bebeklerin çıkarılışı vardı” diyor:

“Benim de ikiz oğlum var. Girdiğimiz evde ikiz bebeğin anne ve babanın olduğunu ayrı bir hikayelerinin olduğunu öğrendik. Tedavi ile ikiz bebeklere sahip olmuşlar. En etkileyen noktalardan biri buydu. Cenazelerini çıkarırken bebekteki gülümsemeyi anlatamam size, çok farklı bir duyguydu. Cenazeler parçalanmış ve kötü kokulu çıkıyor genelde ama o çocukların çok farklı kokuları vardı. Tabii tüm cenazeler etkiledi bizleri. Çıkarılan canlar bize can verdi. Cenazeleri her çıkardığımızda kendi canımızmış gibi çıkardık.”

Bende sözcükler gitmiyor.

Noktalıyorum burada…

Her hikaye bir can, her hikaye bir gözyaşı…

Bazısını dinlerken gülümsüyorsun ama gülümsemeye utanıyor insan, diğer cana ayıp olur diye…

Enkazdan ayrılırken hepsinin içerisinde bir burukluk…

Çok emek verdikleri için herkes Allah razı olsun diyor.

Gönüllerindeki çaresizlik bedenlerine yansıyor.

Ayaklarına sarılanlar oluyor.

“Çocuklarımı verdiniz, artık ağlayabileceğim bir mezarı var” diyorlar.

Burada sözcükler ağlamıyor, ölüyor.

Noktalıyoruz.

Sonra araçlarına biniyorlar, geldikleri Eskişehir’in yolunu tutuyor OBAK ekibi…

Bir yanları orada…

Kalpler yarım…

Vicdanlar sızlıyor.

Yükler daha da ağırlaşıyor sanki…

Kimseden çıt çıkmıyor.

Onlar yaslarını yeni tutuyor…