Yalnızlık, ışıkla gölgenin birlikteliği gibidir. Yalnızlık sizi sardığında; eğer onu aşmayı istemezseniz ya da aşma ihtimaliniz yoksa bir süre sonra kendisiyle yetinen uzun soluklu bir yaşam biçimi haline dönüşür. Böyle bir durumda birliktelikler imkânsızla, tek başınalık ise günlük yaşam alışkanlığı ile eş anlama gelir. Yalnızlık, öteki olmanın kültürüdür.
Oyuncu Robert De Niro’nun canlandırdığı Travis Bickle karakteri, sinema tarihinin önemli filmlerinden 1976 yapımı “Taksi Şoförü (Taxi Driver)”nde şöyle diyordu: “Yalnızlık benim tüm yaşamım boyunca takip etti. Her yerde. Barlarda, arabalarda, kaldırımlarda, mağazalarda… Her yerde. Kaçış yok. Ben Tanrı’nın yalnız adamıyım.”
Dinlemeyi ve duymayı başarırsanız; evrende her varlığın sesi olduğunu fark edebilirsiniz. Çiçeklerin büyümesinin, hayvanların yiyecek arayışının, kayaların kumlara dönüşünün, denizde yosunların dalgalarla sallanışının kendi sesleri var. Mutluluğun ve hüznün de sesi var. Yalnızlığın sesini duymayı başarırsanız yaşam çevrenizde ne kadar çok yalnız insan olduğuna şaşıracaksınız. Bir yalnızlar senfonisi oluşturacak kadar zengin ve çeşitli… Hele yalnızlığın sesinin kalabalıklar içinden süzülüp geliyor olması daha şaşırtıcıdır. Kalabalıklar içinde yalnız olmak...
Dünyayı, yaşam çevremizi, kendimizi ve başkalarını karşılaştırmalar öğreniyoruz. Müzik notaların toplamı değil; seslerin ve sessizliğin birbirine göre farklılığıdır. Farklar olmasa yaşamın algılanması da olmaz. Siyah ve beyaz, ışık ve karanlık, olumlu ve olumsuz, sevinç ve keder daima birlikte var. Işık olmazsa gölge de olmaz çünkü ışığı karanlıkla dengeleyerek tanır ve kavrarız. Tatlı ve acı, mutluluk ve keder, gerginlik ve rahatlama tümü bir bütünü kavramada göstergeler bizim için. Yalnızlığımızın kalitesi, gelecekteki muhtemel birlikteliğimizin kalite göstergesidir.
Yalnızlık, paylaşılabilir bir duygu değildir; paylaşılabilse adı yalnızlık olmaz. İçe dönüp baktığımızda; yalnız olmaktan utandığımız, başkalarına ifade etmeye cesaret edemediğimiz dönemler bile olur. Ancak yaşam deneyimimiz arttıkça, yalnızlığın pek çok insanın ortak özelliği olduğunu hayretle fark ederiz. Değişik mekânlarda bir kalabalık olarak bulunduğumuz halde, topluluğumuzun gerçekte tek tek yalnızların toplamı olduğunu kavrarız. Yalnızlık, kader midir? Yalnızlık, kırılmaz ve değiştirilmez bir alınyazısı mıdır? Yalnızlığımızdan kurtulmak için pek çok konuyla ilgilenmemize rağmen, günün herhangi bir anında yalnızlığı duyumsamamız kaçınılmaz bir durum mudur?
Bir an gelir; yaşamımızın ve çevremizin riskler, tehditler ve tehlikelerle dolu olduğunu fark ederiz. Belki de günün hay huyu içinde geçmişte bunları fark etmemiş olabiliriz. Ama güven içinde olmak duygusu ağır basar. Korunmak için etrafımıza dört duvar, bir çatı çevirme fikri cazip gelmeye başlar. Işıksızlığı, karanlığı hissetmeye başlamamız için üstümüzü kapatan çatının tamamlanması ile başlar. Karanlığı fark etmemize ise yalnızlık duygusu eşlik eder. Yalnızlık duygusuyla bu kez tekrar ışığı aramaya başlarız. Duvarda ışığı içeri getirecek küçük bir delik mi açmalıyız şimdi? Işıkla birlikte riskler, tehditler ve tehlikeler geri gelir mi acaba? Duvarda ışık için bir delik açtığımızda anlıyoruz ki, gelen ışıkla birlikte gölge de geliyor. O zaman kavrıyoruz; ışık aydınlanma ile beraber gölgeyi de yaratıyor. Bir başka deyişle gölgeyi ‘iade etmek’ için ışığı da vermek gerekiyor.
Pek çoğumuzun yalnızlığı hayli kalabalık…