Aile içinde veya sosyal ilişkiye açık diğer mekânlarda yaratıcı ve girişken amaçlardan daha çok kendimizi kısıtlamayı öğreniyoruz. Anne ve babamız, çoğu zaman yaratıcı ve girişken olmaktan çok, neleri yapmamamız konusunda bizi eğitiyorlar. Ayıplarla, yasaklarla, korkularla, çekinmelerle ve “kim ne der”lerle yetiştiriliyoruz. Kurallarla çatışmamak adına güzellikleri, tatlı heyecanları, muhtemelen başarılı bir geleceği kaybediyoruz.
Duygusal ve düşünsel eşikleri aşarak yeni tatlar üretmeyen, lezzetsiz bir ömür yaşanmış sayılabilir mi?
Varım, yaşıyorum ve buradayım. Bunun doğup büyümekten, farksız biçimde yaşayıp unutulmak üzere ölmekten daha başka bir anlamı olması gerekir. Bunu ancak kendi bilinçli çabamızla sağlayabiliriz.
Yaşamda başarının birinci adımı, iyi niyetli ve olumlu olmayı becerebilmektir. Önce geleceğe iyi niyetle, ümitle ve sevinçle bakabilmeyi başarmamız gerekir. Yaşama gülümsediğimizde yaşam da bize gülümseyecek; fırsatları görmemizi ve şansları yakalamamızı sağlayacaktır. Her birimizin değişim için bizi sıçratacak bir eşiğe ihtiyacı var. Bazen bir doğum gününü kendimize armağan ederek bir ritüelle o eşiğe vardığımızı dünyaya ilan ediyoruz.
Kişiliğin doğru ölçülmesinin yollarından birisi, kişinin zor veya beklemediği koşullarda nasıl davrandığını incelemektir. En ağır koşullarda bile o zor durumu sakinlik, uyumluluk ve yumuşaklıkla karşılayan bir ruh, olgunluk yolunda önemli adımlar atmış demektir.
Yaşamda kazancın kaynağı risktir. Risk ise girişim ve değişim demektir. Yaşamımızı sürekli kısıtları gözeterek sürdürürsek ne değişimi yakalayabiliriz ne de olası yeni nimetleri. Yaşam için bize ayrılan zamanda amaçlarımızın ve kısıtların bir dengesi olmak zorunda…
Yaşamımızdaki boşluklar anlamlandırmamızı bekleyen oluşamamış, eksik kalmış veya gelişme fırsatı bulamamış ilişkileri ifade ediyor. Dünyadaki oyukları havanın veya suyun bir anda dolduruverdiği gibi, insanın zihinsel ve ruhsal boşlukları da hemen yakınındaki düşünce ve duygularla doluverir. Yaşam, boşlukları sevmez.
Bir ilişkiye eşit, sırasız ve beklentisiz katılmayı engelleyen unsurlardan bir diğeri korkularımızdır. Bazı kişiler toplum içinde zayıf görünmemek için korkularını içlerinde gizlemeyi tercih ederler. Korkularını açığa çıkarıp onunla savaşmak yerine bir maske edinerek onları saklamaya çalışırlar. Korkuların içine taşındığı bir ilişki olabilir mi? Bazılarının korkularını koruyup saklarken ilişkiyi feda etmeyi tercih etmeleri tuhaf bir tercihtir. Böyle bir durumda duygu-düşünce terazisinin bir kefesinde korkular diğerinde bir ilişki varken hangi tarafın ağır basacağı ilginç bir meydan okumadır.
Bazen korku ve alışkanlıklarımızı öylesine süsleyip donatırız ki, sonunda kendimiz de onların korunması gereken, güzel ve anlamlı şeyler olduğuna inanırız.
Sevgi, bir yaşam tarzıdır. Bu nedenle yaşamın zorlukları ve engelleri sevgi içeren bir yaşamda da vardır. Kimi zaman bu zorlukların aşılması zaman ve emek ister. Sevgi ihtiyacını hissetmek, bu uzun zorlu yolun sadece ilk adımıdır. İşin gizemi şurada: Temel ihtiyaçlarımız var. Bunları tatmin etmeden yaşanmıyor. Ama sevgisiz bir yaşam da insani bir yaşam olmuyor. İnsan olmanın keyfi, sevmekte ve sevilmekte… Cansız varoluş ile canlı yaşam arasındaki en önemli farklardan birisi sevgidir.
Bir duygusal ilişkide bulunduğumuz insana sunabileceğimiz en değerli armağanların başında, kendimizi geliştirip değiştirebilme gücü gelir. Bir sevgi ve bağlılık ilişkisinde yer alan taraflar kendilerini değiştirebilme becerisine sahip olduklarında, duygusal ilişkinin de uzun soluklu yaşayacak yeni beslenme noktaları bulması olağandır. İçe kapanarak, değişime yüz dönerek, kendi karakter özelliklerini karşıya dayatarak bir ilişkinin sağlıklı, uzun ömürlü ve keyifli olması mümkün değil. Sevgiyi yaşamak isteyen olmamız, gelişmeye ve değişmeye hazır ve istekli –bu yönde iyi niyetli olmamız– anlamına gelir.
Yaşam geçmişini değiştiremezsin; ama geleceğin senin zihninde ve ellerinde olma ihtimali hâlâ var.