İlginç bir dönemden geçiyoruz.
Bir yıldır zamanımızın büyük bir kısmını evde geçirdik aslında...
Hem de alışılmadık bir şekilde...
Evde karantina süreçleri dinlendiriyor insanı ama kendisiyle de baş başa bırakıyor aslında değil mi?
Koşturmaca içinde kendisinden sakladığı, ötelediği birçok şeyi ortaya çıkarıyor.
Yüzleştiriyor.
Belki de bu yüzden evde kendimle baş başa kalmayı sevmiyorum.
Soruların bitmemesi, cevapların sende yarattığı ağırlık zaten zorlu geçen süreçte daha bir ağırlık katıyor bedene...
Yüküne yük oluyor.
Örneğin evdeyken güneş sanki doğmuyor gibi geliyor insana...
Kısmen umutsuzluğa düşürüyor.
Dışarıdan bihabersin ya kuşlar ötmüyor, arabalar korna çalmıyor, çarşıda kalabalıklar oluşmuyor gibi hissettiriyor.
Yine dışarıdan bihabersin ya insanlar senin varlığını unutmuş gibi düşündürüyor.
Sanki sen hiç yoktun, dünyaya gelmedin, hayat kaldığı yerden devam ediyor.
Yine dışarıdan bihabersin ya telefonun çaldığında kalbine mutlu bir his yayılıyor.
Hatırlanmanın yarattığı sevinçle ufacık neşeler doğuruyor.
Karantinadan önce basit gelen her şey sanki evin içinde anlam buluyor.
Değerleniyor gözümüze değersiz gelen her şey...
Işık oluyor.
Yüreğinde sitem oluşuyor.
Beklediğin o dostun umarsız oluşunu fark ettiriyor.
Ya da hiç beklemediğin o kişinin seni arayan ilk kişi oluşu nasıl da ön yargılı olduğunu tokat gibi yüzüne çarpıyor.
Bazen duygusallaştırıyor kendinle geçirdiğin zaman bazen öfkeye düşürüyor.
Eskilerin “Her şeyin başı sağlık” sözünü boşuna söylemediklerini, o klişeleşmiş sözün ne kadar da haklı olduğunu ortaya çıkarıyor.
Ama iyi geliyor.
Her ne yaşanırsa yaşansın, her tecrübenin bir öğretisi olduğunu ispatlıyor.
Karantina günlükleri diye bir kitap yaz deseler bana böyle anlatırdım hissettiklerimi...
Böyle başlardı kitabın ilk sayfaları...
Biraz umutsuz bir yazı gibi görünürdü ancak ilerleyen sayfalarda “umut” olurdu kalbe...
Yeşertirdi içimizde açmayan çiçekleri...
Gülümsetirdi şimdiye kadar tebessüm etmekten sakındığımız, anlamsız bulduğumuz her şeye...
Yeniden doğmuş gibi sıfırdan başlamanın huzurunu her zerresinde tattırırdı.
Dünyaya yeni gelmiş bir bebek gibi huzurla uyutur, sadece an da kalmanın güzelliğini anlatırdı.
