Dünyaya, yaşama ve kendimize ne denli kayıtsız ve özensiz olursak olalım; hepimizin özgün bir değerlendirme tarzı var. Kendi terazimizde kendimizi tartıyor ve sonuçlar çıkarıyoruz. Bunu başka insanlar ve yaşam çevremizde yer alan diğer unsurlar için de yapıyoruz. Yaptığımız karşılaştırmalar bizimki ile diğer yaşamlar arasındaki farkı görmemizi sağlıyor. Gözleyip değerlendirdiğimiz farklılıklar sorulara ve beklentilere neden oluyor? Başkasında olanın neden bizde olmadığını –sesli ‘itiraf etmesek’ de– soruyoruz. Arzularımızın, isteklerimizin ve ihtiyaçlarımızın çözüm bulabileceği ‘iyi şansı’ ve fırsatları bekliyoruz.

Yaşamla, başka insanlarla veya özel bir kişiyle ilişkimizin türü ne olursa olsun, ondan ne çok beklentilerimiz var… Beklentiler özel bir insanla eşleşince daha anlamlı hale geliyor. Olmasını istediğimiz biçim, yapmasını veya yapmamasını istediklerimiz, ondan duymayı arzu ettiklerimiz arasında onun da kendi karakteri ve yaşamı olduğu aklımızdan çıkıverir.

İlişkilerin hastalıklarından biri, kendini onun için feda etmektir. Çevrenize dikkatle bakarsanız çok yaygın olduğunu fark edeceksiniz. İkincisi ise onun duygusal ihtiyaçlarımızı, karşılıksız ve sınırsız olarak hoşgörüyle karşılamasını beklemektir.

Neden telefon ile aramadığını, neden ziyarete gelmediğini veya neden sürekli olarak güzel sözler söylemediğini merak ederiz. Hatta zaman zaman bunları neden yapmadığı konusunda onu sorgular, yargılar ve ‘infaz ederiz’.

Böyle yaparak gözden kaçırdığımız çok önemli bir nokta var. O da bir ilişkinin iki kişilik bir yaşam unsuru olduğu. Birinin sürekli verdiği, ikincisinin sürekli aldığı bir yaşam tarzı, ne yazık ki duygusal anlamda sağlam bir ilişki sayılmaz. Olsa olsa bir kişinin konuştuğu herkesin dinlediği bir monolog olur. Hâlbuki sağlıklı bir yaşam ilişkisinde taraflar katılımcı ve paylaşımcı olmak durumunda olmalılar.

Karakter yapımız önemli ölçüde çocukluğumuz döneminde belirleniyor. İçinde büyüdüğümüz aile ortamının bu gelişimde kalıcı etkileri oluyor. Yaşamımızın ilerleyen bölümlerinde yaşamdan ve çevreden pasif olarak etkilenen bir birey olmaktan çıkıyoruz. Aklımızı, deneyimlerimizi kullanarak kendi karakter yapımızda, yaşam tarzımızda değişikler yapabiliyoruz.

İnsanın kendisini değiştirmesi için önce değişim ihtiyacının farkına varması gerekir. Eğer bir kişi kendini değişmeyecek kadar ‘mükemmel’ buluyorsa, onun bir ilişkide mutlu olma şansı son derece düşüktür. Karşısındakinden bir şeyler beklemekten, kendi ‘mükemmeliyetinin’ takdirini istemekten katılmaya ve paylaşmaya zamanı olmayacaktır.

Bir ilişkiye eşit, ‘rütbesiz’ ve beklentisiz katılmayı engelleyen unsurlardan bir diğeri, kişinin çok boyutlu korkularıdır. Bazı kişiler, toplum içinde zayıf görünmemek için korkularını içlerinde gizlemeyi tercih ederler. Korkularını açığa çıkarıp onunla savaşmak yerine bir maske edinerek onları saklamaya çalışırlar.

Korkuların içine taşındığı bir ilişki sağlıklı ve sürdürülebilir olmuyor. Böyle bir ilişki olsa bir uzun ömürlü olması büyük ölçüde hayal... Kişiler öncelikle kendi korkularından arınmayı hedeflemeli ve bir ilişki içinde korkularının varlığına izin vermemeliler.

Korkular bir yana; bireyler olarak hepimizin kendine özgü nitelikleri, yaşama dokunma tarzı var. Bir ilişkide bu gerçeği, aklımızdan çıkarmamalıyız. Eğer ilişkinin tarafları bireysel fark, özellik ve koşulları yok sayarak ilerlemeye çalışırlarsa, bu durumda taraflar bir süre sonra soluk alamaz hale geldiklerini fark edecekler. Hiç kimse nefes alamadığı ve kendini sürekli zorlayan bir ilişkiyi sürdürmek istemez. Özgürlük olmadan mutluluk olmuyor.