14 Ağustos 2020 Cuma 309 Okunma

Ekonomik Büyüme ve İşsizlik

 


Covid-19 salgını, iyiden iyiye beynimizi bulandırdı. Medya manşetlerinin ilk sıralarından pek ineceğe de benzemiyor. Anadolu tarihini incelerseniz, kolera, tifo, tifüs vb. gibi pek çok salgının yaşandığını ve acılı sonuçlar verdiğini –bu konudaki kısıtlı bilgilere rağmen– görebilirsiniz. Toplumun yüzyıllar içerisinden akıp gelen salgın ile mücadele kültürsüzlüğü salgın konusunu ana gündem yapmayı sürdürecek gibi duruyor. Salgının cana yönelik etkileri bir yana; ekonomi ile ilgili değerlendirme ve yorumlar yapmamızı da birinci elden etkilediğine kuşku yok.


 


Ülkeyi yönetenler farklı görüşlere sahip olsalar da; Covid-19 salgınının net bir ekonomik kriz etkisi yarattığı ortada… İş dünyasını yaşayan herkes, bu ülkede krizlerin neredeyse bir ‘gelenek’ olduğunu bilir. Kriz ciddi bir sorundur; ama fazlaca odaklanarak bakarsanız, ekonomiye ilişkin algılarınız konusunda sizi yanıltabilir de… Hatta sonuçta bir ‘kriz kültürü illüzyonu’ oluşabilir.


 


Ülkemizde sıklıkla yaşadığımız ekonomik krizler toplum olarak bizde bir yanılsama yarattı. Yaşadığımız ekonomik ve sosyal sorunların bu krizlerden kaynaklandığını zanneder olduk. Pazardaki pahalılığın, evdeki geçim sıkıntısının veya yakın çevremizdeki işsizliğin nedenlerini kriz(ler)e bağlamak kolayımıza mı geliyor acaba? Gerçekten bugün yaşamakta olduğumuz sıkıntıların nedeni şu veya bu ülkeden kaynaklanan krizler midir? Bunlar olmasaydı ülkemizin ekonomisi güllük gülistanlık mı olacaktı? Belki de yapısal bazı sorunlar var ve biz bu gerçeği yanılsamalı ve yanlış bakış açımız nedeniyle göremiyoruz.


 


Bilim çevrelerinde zaman zaman ülkemizin ekonomisini ilgilendiren araştırmalar yapılıyor. Bunların bir grubu da ülke ekonomisinin büyümesi ile işsizlik arasındaki ilişkiyi araştırmakla görevlendirmiş kendini. Ekonomik büyüme ile istihdam arasında ilişki araştırıldığında; akla ilk gelen büyüme ile birlikte istihdamın artması ya da bir diğer deyişle büyümeye bağlı olarak işsizliğin azalmasıdır. Ama ne yazık ki; kazın ayağı öyle değil.


 


Genel olarak Türkiye ekonomisi tarihsel süreç içinde incelendiğinde; sürdürülebilir ekonomik büyümenin sağlanamadığı ve işsizlik sorununun umut verir biçimde çözüm yoluna giremediği gözleniyor. Ekonomik büyümenin sürdürülebilir olmamasının ve işsizliğin süreğen bir sorun hale gelmesinin kendi başına –muhtemelen zaman zaman da ilişkili olabilen– nedenleri var.


 


Ekonomik büyüme ile işsizlik oranı arasında ilişkiyi bulmaya yönelik çalışmalar, karşılıklı nedenselliği ortaya koyan sağlıklı bir sonuca ulaşmıyor. Tarihsel süreç içerisinde ekonomik büyüme ile işsizlik oranı arasında –olumlu veya olumsuz– sağlam ve sağlıklı bir ilişki görmek mümkün değil.


 


Biraz daha detay vermem gerekirse; işsizliğin azaldığı dönemlerde ekonomide de büyüme gözlenirken, ekonominin büyüdüğü her dönemde işsizlik oranının düştüğünü söylemek mümkün değil. Bir başka biçimde söylersek; işsizlik ile ekonomik büyüme arasında bir ilişki bulunabilirken, büyüme ile işsizlik arasında kabul edilebilir bir ilişki gözlenemiyor. Gerçekten 2000’li yıllardaki büyüme ve işsizlik istatistikleri incelendiğinde; yüksek büyüme sağlanan dönemlerde bile son derece yüksek işsizlik oranlarının varlığı gözlenmiştir. Bu durum da büyüme ve işsizlik arasındaki ilişkisizliği açıklayan kanıt olmaktadır.


 


Kendimize büyüme ve işsizlik arasındaki ilişkisizliğin anlamını ve açıklamasını sormak zorundayız. İstatistik olarak gözlenen bu manzara, ülke ekonomisinde uygulanan –başta büyüme olmak üzere– makroekonomik politikaların yanlışlığına açık biçimde işaret etmektedir. Konuya üretim faktörleri açısından baktığımızda; bu türden bir büyüme tarzının ancak emeğin durumunu dikkate almayan sermaye yoğun yaklaşım olabileceğine işaret ediyor. Bu sonuç, ekonominin oluşturduğu değerin büyük bölümünün, işgücü aleyhine olacak biçimde sermaye tarafından elde edildiğini kanıtlıyor.


 


Bu arada ülkenin üretim yapısında –tüm sorunlara rağmen– teknoloji kullanımın giderek arttığı ve üreticilerin maliyet düşümünü sağlamak üzere düşük istihdamlı tercihlere yöneldiği gerçeğini de göz önünde tutmalıyız. Adeta bugünkü küresel sert rekabetin tüm yükü ve sorumluluğu işgücünün sırtına yüklenmektedir. İşgücü de bunun bedelini daha fazla işsiz kalarak ödemektedir.


 


Ülkemizde başta sanayi sektörlerinde olmak üzere nitelikli emek sorunu olduğunu kabul etmemek mümkün değil. Ama bu duruma bulunacak çözüm de istihdamsız büyüme olmamalı. Eğitim kurumlarından başlayarak iş ve yaşam alanlarında meslek içi ve yaygın eğitimi dikkate alarak insan sermayesinin kalitesini artırmak durumundayız. Artık kamu ve özel sektör, bir işletmenin en değerli varlığının insan olduğunu ve işsiz ekonomik büyüme olmaması gerektiğini kavramak zorundadır.