Toplumdaki bazı arızalar, sadece daha büyük sorunların kaynağıdır. Toplumsal iyileştirme için bu ana sorun kaynaklarının ortadan kaldırılması gerekir. Böyle baktığımızda iş dünyasından sivil topluma, devlet işlerinden spora kadar her alanın ana sorunlardan etkilendiğini görüyoruz.
İş yaşamı ile sosyal yaşamın sürdürülebilirliği açısından kurallar olması gereğini, kısacası hukukun üstünlüğünü içimize sindiremedik. Yaşamı kurallara göre oynamak yerine, her birimiz kuralları kendimize uydurmaya çalışıyoruz. Ne kişisel düzeyde ne firma ölçeğinde ilke ve değerlerimiz yok. İlke ve değerlere önem vermek yerine tutarsızlığı ve ilkesizliği benimsiyoruz. İşbirliğine ve ortak çalışmaya yatkınlığımız yok. İşbirlikleri konusunda yeterince açık ve istekli değiliz. Birbirimizi ve başkasının başarısını çekemiyoruz. “Küçük olsun, benim olsun” veya “Ben de olmayan komşuda da olmasın” zihniyetini aşamadık. Söylemiyor, söyleniyoruz. Dedikodu yapmayı seviyoruz.
Amaçlarımız ve hedeflerimiz yok. Bu nedenle amaçlarla araçları birbirine karıştırıyoruz. Duygusal bir topluma mensubuz. Ama duygularımızı yönetmeyi bilmiyoruz. Bu nedenle sıklıkla istismar ediliyoruz. “Biz” olmayı başaramıyoruz. “Biz” yerine “Ben”leri daha öne çıkarıyoruz. “Nasıl olur?” şeklinde iyi niyet ifade etmek ve olumlu düşünmek yerine, “Neden olmaz?” sorusuna cevaplar arıyoruz. Paylaşımcı değiliz. Bilgiyi saklıyor ve paylaşmaya yanaşmıyoruz. Makamla onurlanma çabasındayız. Unvanımıza, makamımıza güç katmak yerine, makamın gücünün arkasına saklanıyoruz. Unvana, pozisyona, rütbeye ve diplomaya gereğinden fazla önem veriyoruz.
Hatalara karşı düzeltici ve önleyici bir tutum yerine savunmacı bir yaklaşım içinde direnç gösteriyoruz. Öğrenmeyi okulla sınırlı görüyoruz. Yaşam boyu eğitimin henüz bilincine varamadık. Zamanımızı organize edemiyor ve organize olamıyoruz. Yaratıcı, buluşçu ve yenilikçi düşünce yönünde atılgan değiliz. İzlemeyi ve taklit etmeyi tercih ediyoruz. Lider olmak yerine, geriden izlemeyi güvenli buluyoruz. İşi tartışmak yerine, kişileri tartışmayı yeğliyoruz. Özgüven konusunda ciddi eksikliklerimiz var. Hatalarda bir ‘günah keçisi’ arıyoruz. Doğru veya yanlış bir sorumlu buluyor ve yargısız infaz ediyoruz. Yaratıcı, yenilikçi düşünceyi yeterince desteklemiyor ve olanak yaratmıyoruz. Bardağın boş tarafını görmeyi yeğliyoruz. Olumludan çok, olumsuza odaklanıyoruz. Katılımcılık ve paylaşımcılık yönümüz gelişmemiş. Gruplaşma ve hizipleşme yaygın. Enformel ilişkiler, formel olanların çok önünde. Takım çalışmasını bilmiyoruz. ‘Takımlar olarak çatışmada’ daha ustayız.
Stratejik düşünme, stratejik planlama ve stratejik yönetim konusunda bilgili değiliz. Geleceği planlamıyoruz. Bütçelerimiz de yok. Sadece günü kurtarmaya çalışıyoruz. Mazeret ve bahane üretmekte son derece başarılıyız. Planlı ve sistemli çalışmaya alışık değiliz. Yöntemli çalışmaya inanmıyor ve güvenmiyoruz. İster olumsuz, ister olumlu; yaşadıklarımızdan ders almayı bilmiyoruz. Her zaman baş olma çabasındayız. Apoletsiz bir yaşam tarzını öğrenemedik.
Ayrımcıyız. Farklılıklara ve çeşitliliğe sıcak bakmıyoruz. Kendi farklılığımızı yaratma konusunda istekli değiliz. Risk almaktan korkuyoruz. Kazancın kaynağının risk olduğunun farkında değiliz. Kaderci ve kederciyiz. Olur olmaz her şeyi, “inşallah” ve “maşallah”a havale ediyoruz; bunun adı da ne yazık ki, dindarlık oluyor.
Başarıya odaklanma ve rotada kalma konularında zayıflıklarımız var. Küçük düşünüyor, azla yetiniyor ve vizyoner olamıyoruz. Yetki, sorumluluk ve kaynakların hepsini kendimizde toplamayı seviyoruz. Bunları paylaşmayı sevmiyoruz. İşletmelerimizin ilk elde ihtiyacı olan yönetici türünün liderler olduğunun farkında değiliz. Çevremizde düşünen insanlar ve işletmemizde liderler olmasından mutlu olmuyoruz. Tepkici özelliklere sahibiz. Düşünmeden abartılı tepki verme alışkanlığımız var.
Konuları ayrıntılı araştırmıyoruz. Yüzeyseliz. Bir buzdağı ile karşı karşıya olabileceğimiz ihtimalini dikkate almıyoruz. Her zaman otorite arayışı içindeyiz. İnisiyatif kullanma konusunda çekingeniz. Sistemsizliğin ‘deyim yerindeyse, sistem’ haline geldiği yapılar oluşturuyoruz. Kurtarıcılarla yaşamaya çalışıyoruz. Her zaman bizim dışımızda bir kurtarıcı arıyoruz. Başkalarının bizi yönlendirmesine ve ölçeklemesine ihtiyaç duyuyor ve bekliyoruz. Her konuda moda yönelimli olduk. Modaya abartarak yönleniyoruz. İleriyi değil, geriyi; geleceği değil, geçmişi düşünme eğilimindeyiz.
