Giderek yabancı dillerin daha fazla etkisinde kalan Türkçeye sahip çıkma ve güzel Türkçe yazıp konuşma yönünde girişimler var. Tümünü saygı ile karşılıyor ve destekliyorum. Bir yandan giderek kalitesizleşen eğitim, diğer yandan teknolojinin aracı olduğu yoğun yabancı kültürel baskı nedeniyle Türkçe, ciddi sorunlar yaşamaya devam ediyor.
Konunun bir başka gerçeklik boyutu daha var. Artık çok hızlı değişim ve gelişim gösteren bir dünya var. Durağan zamanlarda olduğu gibi mevcut dil yapısı ve sözcük hazinesi ile devam etmek mümkün değil. Değişimin ve gelişimin her yeni unsuru, dilde karşılığını bulmak istiyor. Eğer bilimsel ve teknolojik gelişimin motoru size değilseniz, bu durumda başkalarının ürettiği kavram ve sözcükleri kullanmak zorunda kalıyorsunuz.
Dünyada yaygın olarak konuşulan dillere bir göz atın! En ciddi gelişimin; ekonomik, bilimsel ve teknolojik olarak ilerlemeyi sağlayan toplumların dilinde olduğunu göreceksiniz. Bir toplum ekonomik, bilimsel ve teknolojik olarak ilerlemiyorsa, o toplumun dilinde de eşdeğer gelişim sağlanamıyor. Eğer geçmişte yaşamak istiyorsanız, mevcut diliniz –daha genelde kültürünüz– bu tür bir yaşam için yeterli olabilir. Ama artık böyle bir yaşam mümkün değil. Ya gelişip ilerleyeceksiniz ya da yok olacaksınız. Günümüzde toplumumuzun, kültürümüzün ve Türkçenin yaşadığı darboğaz budur.
Türkçeye ilişkin sorun, sadece diğer ana sorunların bir sonucudur. Ayrıca Türkçenin mevcut durumu bu topraklarda konuşulan diğer dillerin –dolayısıyla kültürlerin– geleceğine işaret etmesi açısından da önemli bir göstergedir.
Kültürel az gelişmişlik, yaşamın her alanında kendini ortaya koyar. Geçmişte daha fazla kullanılan alaturka sözcüğü, bugün için bu türden bir ekonomik, bilimsel, teknolojik ve kültürel zafiyetin ifadesidir. Alaturka, İtalyanca kökenli bir sözcüktür. İlk türetildiği dönemlerde eski Türk ve Müslüman gelenek, görenek, töre ve yaşamına uygun olan anlamına kullanılmıştır. Günümüzde ise ulusal, etnik ve inanç odaklamasından bağımsız olarak bu topraklarda yaşayan insanlar olarak bizim yaşam, düşünce ve davranış modelimizi ifade eder.
Alaturka sözcüğü, ilerleyen zaman içinde çıkış anlamını yitirerek “düzensiz ve yöntemsiz” anlamında kullanılmaya başlanmıştır. Kimi zaman Doğu toplumlarına özgü yönetim anlayışı ile yönetici tipini ifade etmek üzere kullanılır olmuştur. İş ve sosyal yaşamımızda alaturkalık; plansızlık, gelecek tasarımı eksikliği, günlük aşama, kolaycılık, taklitçilik, laubalilik, disiplinsizlik, rastgele davranma ve gereksiz duygusallık olarak yer etmiştir. Özetle; alaturka (‘Türk usulü’) dendiğinde, artık sadece bir ulusal veya etnik kimliğin değil, Anadolu’yu ve yakın coğrafyaları içine alan sosyal bir tanımlamanın yapıldığını doğru kavramak gerekir.
Ekonomik, sosyal ve kültürel olarak az gelişmiş ülke toplumlarını incelediğimizde; az sonra sayacağımız özelliklerin pek çoğunu gözlüyoruz. Haksızlık etmemek adına; önemli sosyal ve ekonomik değişiklikler gösterdiğimizi söyleyebiliriz. Ama kodlanmış gibi değişmeyen yanlar da var.
Hızlı başlayıp, daha sonra işi yavaşlatma eğilimindeyiz. Statükocuyuz. Değişime ve yeniliğe direniyoruz. Değişimi sevmiyor, çekiniyor, hatta korkuyoruz. Amaç ve hedeflerimiz ya yok ya da yeterli açıklık ve netlikte değil. Eleştirmeyi, suçlamayı, hatta karalamayı seviyoruz. Sık sık eleştirdiğimiz halde eleştirilmeyi hiç mi hiç sevmiyoruz. Kısa vadeli yaklaşım ve çözümleri tercih ediyoruz. Günü kurtarmaya çalışırken, uzun vadede daha büyük sorunlar yaratıyoruz.
Teorik düşünmeyi ve teorik eğitim almayı sevmiyoruz. İşin esası ile ilgili olmayan pratik çözümler bulmaya çalışıp kolaycılığa yöneliyoruz. Uzmanlık bilgisine yeterli önemi ve değeri vermiyoruz. Çevremizdekilere önem verip, kulaktan dolma bilgilerle iş yapıyoruz.
Merkeziyetçi ve mevzuatçıyız. Delege etmekten, yetki-sorumluluk-kaynak vermekten hoşlanmıyoruz. Çekingeniz. Girişimci yönelimlerimiz düşük… İki kulağımız ve bir ağzımız olduğunu unutmuş görünüyoruz. Dinlemiyoruz. İletişimi sadece konuşmak olarak anlıyoruz. Yanlış veya eksik anlatmış olduğumuz aklımıza gelmiyor. Daima anlaşılmadığımız kanaatindeyiz. Bizi anlamadıkları gibi bir saplantımız var. Pek azımızın kitabında azimli olmak diye bir kavram var. Çabuk ve kolay vazgeçiyoruz. Uzlaşmayı yeterince aramıyoruz. Çekişmeyi ve itişip kakışmayı seviyoruz. Soru sormayı ve soru sorulmasını sevmiyoruz. Sorgulayıcı değiliz. Atılgan olmamız ve hakkımızı aramamız gereken pek çok durumda pasif kalıyoruz.