Bu yazıyı elimde viski kadehiyle beş yıldızlı bir restoranın kuytusunda yazmıyorum. İnanın, hemen birkaç sokak ötenizden, aşağı yukarı sizin yaşadığınız hayatın içinden yazıyorum.

Herhangi bir siyasi saikle de değil.

AK Parti Eskişehir Milletvekili Nebi Hatipoğlu ve AK Parti İl Başkanı Gürhan Albayrak'la Barlar Sokağı meselesinde yan yana düşüyor gibi görünmemiz, aynı yerde durduğumuz anlamına gelmiyor. Benim de Barlar Sokağı'yla ilgili itirazlarım var. Ama onların penceresinden değil.

Ben meseleyi bir hayat tarzı karşıtlığı olarak değil, bir hayat deformasyonuna itiraz olarak görüyorum.

Aradaki fark önemli…

Çünkü burada mesele insanların içip içmemesi değil. Nerede eğleneceklerine, ne içeceklerine, geceyi nasıl geçireceklerine karar vermek hiç değil. Böyle bir yerden kurulmuş itiraz, daha ilk cümlesinde hayat tarzı bekçiliğine dönüşür.

Benim derdim başka.

Bir şehir gençlerine nasıl bir hayat sunuyor ve o hayattan bunaldıklarında önlerine hangi seçenekleri koyuyor?

İktisaden tükenmiş, gelecekle arasındaki bağı giderek incelmiş, çalışarak kendisine bir hayat kurabileceğine dair inancı örselenmiş gençlerin önüne barlarla dolu bir sokak koyduğunuzda orada yalnızca bir eğlence ekonomisi oluşmuyor.

Alabildiğine bir kaçış ekonomisi de oluşuyor.

Alkolün sağlığa zararlı olduğunu uzun uzun anlatmaya gerek yok. Ama başka bir soru sorabiliriz.

İnsan neden içer?

Keyfinden içer, arkadaşlarıyla sohbet etmek için içer, eğlenmek için, kutlamak için içer…

Fakat insan bazen unutmak için de içer.

İşte orada içkinin sosyolojisi değişiyor.

İktisatla psikoloji, işsizlikle gece hayatı, gelecek kaygısıyla eğlence birbirine karışıyor. Masadaki şişeye bakıp memleket ekonomisini açıklayamazsınız elbette.

Fakat ekonomiye hiç bakmadan o masanın etrafında neden bu kadar çok insan toplandığını da anlayamazsınız.

***

“Braveheart” filmindeki o meşhur sahneyi hatırlıyorum.

İdam edilmek üzere olan William Wallace'a çekeceği acıyı hafifletmesi için uyuşturucu verilir. Wallace reddeder. Ve konuşur: Bana aklım şimdi lazım.

Benim Barlar Sokağı meselesine itirazım biraz da buradan geliyor.

Bir kuşağın canı yanıyorsa ona sürekli ağrı kesici sunmanın ilerici bir tarafı olduğundan emin değilim.

Yanlış anlaşılmasın; ağrı kesiciyi yasaklayalım demiyorum.

Zaten asıl soru ağrı kesicinin yasaklanıp yasaklanmayacağı değil.

Asıl soru, bu kadar insanın canının neden yandığı.

Aynı sokak, başka zaman…

***

Barlar Sokağı'nın ortaya çıktığı yılları biraz da bu nedenle hatırlamak gerekiyor.

2009 krizinin Türkiye'yi “teğet geçtiğinin” söylendiği yıllardı. 2010 Türkiye'sini bugünden bakıp romantikleştirmeye gerek yok. İşsizlik vardı, cari açık vardı, ekonomik kırılganlıklar vardı.

Ama kriz sonrasında güçlü bir büyüme yaşanıyordu. Enflasyon bugünkü oranlarla mukayese edilemeyecek seviyelerdeydi.

Daha önemlisi belki şuydu:

Gençlerin eğlenmek için sebepleri olduğu kadar umut etmek için de birtakım dayanakları vardı.

Bir işe girme ihtimali.

Çalışarak bir hayat kurma ihtimali.

Bugünden daha iyi bir yarına çıkma ihtimali.

***

Bugün aynı sokağa başka bir toplum bakıyor.

Yoksulluğu genellikle cebimizdeki eksilmeyle ölçüyoruz. Oysa uzun süren yoksullaşma sadece satın alma gücünü azaltmıyor. İnsanın dünyayla kurduğu ilişkiyi de değiştiriyor. Tahammülü azaltıyor, öfkeyi büyütüyor, gelecek tasavvurunu daraltıyor.

İnsan önce bazı şeyleri satın alamaz hale geliyor.

Sonra bazı şeyleri hayal edemeyecek duruma düşüyor

O nedenle 2010'da eğlenmek için kaldırılan kadeh, bugün “boş ver” diyerek kaldırılan bir kadeh olarak çıkıyor karşımıza.

Elbette bütün bunlardan Barlar Sokağı mesul değil.

Bir sokağın sırtına memleketin iktisadi ve toplumsal buhranını yüklemek herhalde en kolay açıklama olurdu.

Barları kapatarak işsizliği azaltamazsınız. Tabelaları indirerek gelecek kaygısını ortadan kaldıramazsınız. İçkiyi görünmez kılarak umutsuzluğu yok edemez ya da oluşan toplumsal deformasyonu da tedavi edemezsiniz.

Fakat buradan “öyleyse hiçbir şey değişmesin” sonucu da çıkmıyor.

Kapatmak değil, çoğaltmak

Barlar Sokağı tartışmasına biraz da bu pencereden bakmak gerekiyor.

“Kapatılsın mı, kalsın mı?”

Bence yanlış soru bu.

Belki Barlar Sokağı'nın asıl problemi barların varlığı değil, başka seçeneklerin giderek yok olmasıdır.

Bar kalsın.

Ama yanında kitapçı da olsun.

Sahaf olsun.

Plakçı olsun.

Küçük bir tiyatro, bağımsız sinema, stand-up sahnesi, gece geç saatlere kadar açık bir kütüphane olsun.

Çorbacısı, kahvecisi, küçük lokantası olsun.

Genç müzisyenlerin sahne alabildiği küçük performans alanları olsun. Öğrencilerin işlerini sergileyebilecekleri galeriler, tasarım dükkanları, atölyeler olsun.

Çünkü bir şehrin gençlere geceleyin sorduğu tek soru “Ne içeceksin?” olmamalı.

Başka soruları da olmalı.

Ne dinleyeceksin?

Ne izleyeceksin?

Ne üreteceksin?

Kiminle karşılaşacaksın?

Belki de şehir dediğimiz şey biraz bu seçeneklerin toplamıdır.

Biraz Sanat Sokağı karıştırmak…

Eskişehir'in önünde bunun küçük bir fikri zaten var: Sanat Sokağı.

Sanat Sokağı'nın ölçeğini, işleyişini alıp Barlar Sokağı'nın üzerine kopyalamaktan söz etmiyorum. Bir tabelayı indirip yerine “Sanat Sokağı” tabelası asınca şehir değişmiyor.

Fakat oradaki fikir üzerinde durmaya değer.

İnsanların bir sokağa yalnızca tüketmek için değil; görmek, üretmek, dolaşmak, oyalanmak, karşılaşmak için de gitmesi...

Barlar Sokağı'nı Sanat Sokağı yapalım demiyorum.

Barlar Sokağı'nın içine biraz Sanat Sokağı karıştırmak mesele.

Bir bölümünde sanatçı atölyeleri olur, bir yerde küçük bir sahne. Bir başka yerde ikinci el kitap ve plak pazarı... Haftanın belirli günlerinde açık hava gösterileri, öğrenci sergileri, tasarım pazarları...

Barlar yine orada.

Ama artık yalnız değiller.

Üstelik böyle bir dönüşüm esnafa rağmen değil, mümkün olduğunca esnafla beraber yapılabilir. Kültür-sanat işletmelerine destek verilebilir. Dönüşmek isteyen mevcut işletmeler teşvik edilebilir. Ses yalıtımı, cephe düzenlemesi, farklı işletme modellerine geçiş için kolaylıklar sağlanabilir.

Mesele sokağı cezalandırmak değil.

O sokakta başka bir hayatı mümkün kılmak.

Benim Barlar Sokağı itirazım bu nedenle “gençler içmesin” itirazı değil.

Tam tersine:

Gençlerin önünde içmek veya eve gitmekten daha fazla seçenek olsun.

İnsanların içmesine değil, içmekten başka teselli bulamayacakları bir hayatın ve şehir kültürünün normalleşmesine itiraz ediyorum.

Çünkü iktisadi gerçekler insanın hayatla bağlarını gevşettikçe, hayal kurmayı güçleştirdikçe şehrin tam tersini yapması gerekmiyor mu?

Hayatla bağları çoğaltması…

İnsana yeniden hayal kuracak yer açması.

***

Barlar Sokağı bir zamanlar öğrenci yeriydi, kendin sosyolojisini üretiyordu. Zaman içerisinde öğrenci kültürünü de yok eden bir “alkol sokağına” dönüştü. Bölgeden gelen ziyaretçi hareketliliğinin de buraya her zaman kültürel bir zenginlik kattığını söylemek güç. Mesele gelen insanların nereli olduğu değil elbette; mesele, sokağın giderek tek tip bir tüketim kültürü üretmesi.

Üstelik burası şehrin göbeği…

Dolayısıyla kentin göbeğinin kenti daha iyi temsil eden, Eskişehir'e gelen gence daha fazla karşılaşma, üretme, öğrenme ve hayal kurma imkanı veren bir yere dönüşmesini istemek neden hayat tarzına müdahale olsun?

Belki de “kentsel dönüşüm” sözünü biraz fazla betonla birlikte düşünmeye alıştık.

Kentsel dönüşüm deyince aklımıza eski binayı yıkıp sağlamını yapmak geliyor.

Oysa şehir yalnızca binalardan meydana gelmiyor.

Sokakları, alışkanlıkları, karşılaşmaları, eğlencesi, kültürü, gecesi ve insanları da var.

O halde kentsel dönüşümü sadece sağlam binalar inşa etmek olarak değil, biraz da sağlam sosyolojiler kurabilmekolarak düşünmek gerekiyor.

Belki Barlar Sokağı meselesinin bütün hikayesi de burada.

Mesele bir barı kapatmak bir öğrenciye alkol aldırmamak değil

Bir hayata bir hayal katmak…