Eskişehir’in dört bir yanında dev inşaat şirketlerinin yaptığı binalar yükseliyor, Daire, villa, AVM, rezidans, lüks ofis…
İnşaat dair aklınıza ne geliyorsa yapılıyor…
Fiyatlar uçuk…
Kim alacak, neden alacak diye düşünmeden edemiyor insan. Zaten yapılan konutların hiç birisi dar ve orta gelirliler için değil!
Dahası son bir yılda 5 milyonun üzerinde fiyatla satılan ev sayısı çok az!
Mahalle kültürünün yaşadığı sokaklar, güvenlik kulübeleriyle çevrili kapalı yaşam alanlarına dönüşüyor. Bir zamanlar nefes alınan alanlar bugün tamamen betonla kaplanmış durumda.
Sokaklarda esinti kalmıyor. Beton, rüzgarı engelliyor. Yağmur suları toprağa ulayamıyor…
Bugün Eskişehir'de yeni yapılan birçok dairenin fiyatı milyonlarla ifade ediliyor. Ortalama maaşla çalışan bir vatandaşın bırakın ev almasını, peşinat biriktirmesi bile neredeyse imkânsız hale geldi.
Bankaların sunduğu yüksek faizli krediler ise ev sahibi olmayı daha da ulaşılmaz yapıyor. Otuz yıl çalışsanız bile hesabı tutmuyor.
İşin ilginç tarafı ise şu...
Eskişehir’de bu kadar pahalı konutlar yapılırken gerçekten bu kadar alıcı var mı?
Yoksa konut artık barınma ihtiyacını karşılayan bir yapı olmaktan çıkıp tamamen yatırım aracına mı dönüştü?
Çünkü yapılan projelerin tanıtımlarına bakıyorsunuz; "prestij", "lüks yaşam", "ayrıcalık", "elit yaşam", "premium yaşam" gibi ifadeler ön planda. "Bu şehirde yaşayan öğretmen, memur, işçi, emekli nasıl ev sahibi olacak?" sorusunun cevabını ise pek göremiyorsunuz.
Oysa şehirler sadece yüksek gelir grubuna göre planlanamaz.
Bir kentin gerçek zenginliği gökdelenlerinin yüksekliğiyle değil, insanların o kentte ne kadar huzurlu yaşayabildiğiyle ölçülür.
Arsaya satın alabilirsiniz! Ama şehrin geneline ve şehrin insanının yaşam tarzıyla uyumlu olması gerekiyor.
Bu uyumsuzluk yakın gelecekte, şehrin ortasında ölü beton yığınları görmemize neden olabilir.
Bugün ülkemizde gençler evlenmeyi erteliyor. Çünkü ev kiraları yüksek. Ev fiyatları yüksek. Mobilya pahalı. Kredi pahalı. Hayat pahalı…
Bütün bunların üzerine sürekli lüks konut üretmek, aslında toplumun büyük bölümünün ihtiyacına değil, küçük bir kesimin beklentilerine cevap vermek anlamına geliyor.
Elbette inşaat sektörü ekonominin lokomotiflerinden biridir. Yüzlerce alt sektörü besler, istihdam oluşturur, şehre yatırım çeker.
Kimsenin buna itirazı yok.
Ancak şehir planlamasının tek ölçüsü beton olmamalıdır.
Bir şehrin geleceği sadece kaç metrekare inşaat yapıldığıyla değil; kaç ağacın korunduğuyla, kaç parkın artırıldığıyla, ulaşımın ne kadar rahatladığıyla, altyapının yeni nüfusu kaldırıp kaldıramadığıyla ve en önemlisi vatandaşın o şehirde yaşayabilme maliyetiyle değerlendirilmelidir.
Bugün Eskişehir'in ihtiyacı belki de yeni lüks rezidanslar değil...
Dar gelirlilerin satın alabileceği uygun fiyatlı konutlar...
Dar gelirlinin nefes alabileceği sosyal konut projeleri...
BETONA YATIRIM GELECEĞİ TÜKETİR!
Eskiden "bir şehir gelişiyor" denildiğinde akla fabrika bacaları gelirdi.
Bugün ise ilk bakılan şey vinçlerin sayısı. Sanki ne kadar çok inşaat varsa, o kadar çok kalkınmışız gibi bir algı oluşturuldu.
Bir şehir üretim yerine betona yatırım yapmaya başladığında, aslında geleceğini bugünden tüketmeye başlar.
Eskişehir yıllarca sanayisiyle, üniversiteleriyle, organize sanayi bölgesiyle örnek gösterilen bir kent oldu.
Makine üreten, raylı sistem üreten, havacılıkta söz sahibi olan bir şehir...
Bugün ise konuştuğumuz şeylerin önemli bir bölümü yeni konut projeleri.
Yeni rezidanslar.
Yeni alışveriş merkezleri.
Yeni ticaret alanları...
Peki bütün bu binaların içine girecek ekonomik hareket aynı hızla büyüyor mu? Bir şehirde konut sayısı, o şehirde yaşayan insanların gelirinden daha hızlı artıyorsa ortada sağlıklı bir tablo yoktur.
Eskişehir’de ki tablo bu nedenle insanı biraz ürkütüyor!
