Gürcan Banger
Büyüyen kentin ağırlaşan sorunları
Tarih, tercihini kentlerden yana yaptı. Kırsalda yaşayan insanlar, büyük bir hızla kentlere akmaya devam ediyorlar. Hükümetler de kentlerin cazibesini artırarak, bu yaygınlaşan ve ivmelenen akışı teşvik ediyorlar. Sürece az da olsa dikkatle bakmak, büyümekte olanın sadece kentler olmadığını, bu yerleşimler kendi içlerinde insanlık için yepyeni sorunlar ürettiğini gösteriyor. New Delhi, Mexico City, Mumbai veya Tokyo gibi nüfusları 20 milyonun üzerine çıkmış yerleşimler kentsel büyümenin yaratacağı yeni sorunlar hakkında ciddi ipuçları veriyor. Bu tehlikeli sürecin bir benzerini –hem nüfusun artışı hem de siyasal iktidarın demografik yoğunlaşmayı dengesizce teşvik etmesiyle– Türkiye’de İstanbul yaşıyor.
Bazı bilim dalları var ki; bunun laboratuvarı yaşamın kendisidir. Ancak yaşanmış olanlardan dersler çıkararak, kendiniz veya yaşam çevreniz için bir gelecek tasarımı yapabilirsiniz. Örneğin iş kültürü, sosyoloji veya sosyal psikoloji bu türden bilim dallarıdır. Kentleşme, her ne kadar bazı ‘ütopistler’ tarafından kâğıt üzerinde bir tasarım olarak hayal edilmeye çalışılsa da, doğruları ve yanlışları ile yaşanmışın içinde bulunur. Bir kent, kâğıt üzerinde tasarlansa bile daha sonraki dönemlerde yöneticiler ve yerleşimciler, aktif sosyal aktörler olarak kentin şekillenmesinde etkili olurlar. Dolayısıyla bir kenti kâğıt üzerinde tasarlamaktan daha fazla, onu gelişim süreci içinde sağlıklı ve sağlam biçimde yönetebilmek önemli ve değerlidir.
Kentin kendisi, çok boyutlu sosyo-ekonomik bir albeni öznesidir; bu nedenle dışarıdan insanları çeker. Diğer yandan kent yöneticileri de o yerleşimi ‘güzel’ hale getirmek için yaptıkları faaliyetlerle çekim gücünü artırırlar. Kentlerin tarihteki doğal gelişimine baktığımızda, bu süreçte özellikle tarımdan sanayiye geçişin etkili olduğunu görürüz. Özellikle hizmet sektörlerinin diğerlerinin önüne geçmesi ile birlikte, tarımdan sanayiye dönüşümün yerini büyük ölçüde ekonomiden bağımsız bir sosyal göçün aldığını görüyoruz.
Tarım işçisinin, sanayi emekçisine dönüştürülemediği süreçte “gizli işsizlik” gibi yeni bir durum ortaya çıktı; bu da marjinal, kayıt dışı veya yasadışı sektörlerin yükselişini sağladı. Günümüzde kentsel güvenliğin artan öneminin arka planındaki nedenlerden biri budur. Bu sürecin sorumluları, kırın kalkınmasını sağlayamayan siyasal iktidarlar olduğu kadar kentin ekonomisi yerine –kendi makam ve ikbal beklentileriyle– kentsel kozmetiğe yatırım yapan yerel ve bölgesel yöneticilerdir.
Konuya insan sağlığı açısından bakalım. Obezite konusunda sıkıntı çeken bir kişinin muhtemel yeni sorunlarından biri, kemik yapısının ağır bedeni taşımaktan zorlanması olacaktır. Aynı durum, kentler içinde geçerlidir.
Kentlerin ulaşım (trafik), su, kanalizasyon, enerji ve benzeri sistemleri o yerleşimin kemik (iskelet) yapısı gibidir. Nüfusun aşırı artışı, kilosunu dengeli tutamayan bir kişinin sorunlarına benzer sorunlar silsilesi yaratacaktır. Bu amaçla kentin göç almasını özendirecek kozmetik çalışmalardan önce, altyapının geleceğe hazırlanması gerekir.
Ayrıca albeni kazanan kentlerin demografik gelişiminin, zaman zaman büyük sıçramalar oluşturduğunu da unutmamak gerekir. Kentsel demografide öngörülmemiş krizin, ne zaman geleceğini kestirmek hiç kolay değildir.
Bir makinayı tamir ettirmekle, yenisini almak arasında bir başabaş noktası bulunur. Makinanın onarımı; eğer ondan elde edilecek katma değeri sınırına yaklaşırsa, böyle bir durumda bu makinadan vazgeçmek ve yenisini almak daha ekonomik olur. Kentlerde de benzer bir durum yaşanır.
Kentlerin nüfus ve mekân kullanımı olarak aşırı yoğunlaşması (köprü, yol, altyapı gibi) kentsel unsurların onarımını zor ve pahalı –hatta kimi zamanlarda imkânsız– hale getirir. Dünyanın aşırı büyüyen kentlerinin bize işaret ettiği ipuçlarından bir diğeri budur. Özetle; kent, uzak geleceğinin bugünden düşünülmesi gereken bir sistemdir; yarın olduğunda bir imkânsızlık bataklığına saplanmış olabiliriz.