Gürcan Banger
Düşünmeyi Öğrenmek
Anılarımız, farkındalığımızla birlikte yüksek oranda öğreticidir. Bir arkadaşım başından geçen –hayli ilginç– bir olaylar dizisini anlatıyor. O sırada anlatılanların kendi yaşadığım bazı olaylara ne kadar benzediğini düşünüyorum. Bir yandan da izlediğim bir film ile benzerliklerini sessiz bir hayretle hatırlıyorum. Her iki durumdaki benzerlikler başkaca düşüncelere savrulmama neden oluyor.
Bir kişisel gelişim uzmanının belirttiğine göre bir kişi günde elli bin düşünce oluşumu ile üretiyormuş. Bunlar olumludan olumsuza zengin bir çeşitliliğe dağılıyormuş. Aralarında çılgınca diye niteleyebileceklerimiz de yer alıyor.
Yukarıdaki örnekte özetlediğim gibi düşüncelerimizi tetikleyen farklı nedenler var. Kimi zaman anılar, bir konuşmada geçen sözcük ya da ifadeler yeni düşüncelere neden olabiliyor. Çevremizde gördüğümüz canlılar, eşyalar ya da durumlar yeni düşünce ataklarına yol açıyor. Düşünce dünyamız o sırada bulunduğumuz duygusal oluşumlardan etkileniyor. Bazı zamanlarda ise adeta bir düşünce tasarımcısı gibi hiçbir şey yapmadan sadece düşünmek için zaman ayırıp düşünüyoruz.
Düşünce sistemimiz kimi durumlarda yaramaz bir çocuğu andırıyor. Ne zaman nasıl akıp gelivereceği belli olmuyor. Zihnimizi ziyaret için bizden onay veya izin almıyor. Zihin kovamıza doluşuveren bu düşüncelerin bir kısmını sevmiyor ve istemiyoruz ama onlar geliyor ve zihinsel, duygusal ve bedensel varlığımızı etkiliyorlar.
Ortaokul yıllarımda –felsefeye ilk kez merak saldığım günlerde– varoluşçu düşünür Kirkegaard’ın otuz küsur sayfalık bir kitapçığını okumuştum. Benim için adeta yüzme öğrenmek için dalgalı denize atlamak gibi olmuştu. İlk okuduğumda ilk düşünebildiğim ‘anlaşılamaz’ olduğu yönünde şekillendi. Anlamamış olmayı içime sindiremediğim için daha sonra otuz küsur sayfayı birkaç kez daha okudum. Muhtemelen bazı kavramları ezberlemeye başlamış olduğum için sonraki okumalarımda metin bana daha anlaşılır gelmişti.
Düşünmenin öğrenilmesi sürecini her zaman benim Kirkegaard okuma macerama benzetirim. Çocukluğumuzda önemli ve değerli bulduğumuz büyüklerimizin görüşlerini, davranışlarını ve düşünme tarzlarını ‘ezberler’ ve özümseriz. Bunlara takılıp kalmazsak bir tür ön hazırlık anlamına gelir. Daha sonra başka örnekleri görüp öğrendiğimizde bizde var olanlarla karşılaştırır ve gerek duyarsak mevcutları yenileriyle değiştiririz. İnsanın doğayı öğrenme tarzının karşılaştırmalar (kıyaslamalar) yapmak olduğunu hatırlarsak düşünmeyi öğrenmenin de bu şekilde gerçekleşmesi hiç şaşırtıcı değildir.
Sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yer. Bu atasözünde verildiği gibi olumsuz bir durum, kalıplaşmış bir düşünme ve davranış tarzına yol açabilir. Yaşamımızda öyle örnek olaylar meydana gelir ki, bu vesile ile öğrendiğimiz düşünme modelini unutmak çok zor hale gelir. Buna bir düşünme modeli, düşünce tarzı veya zihniyet yapısı diyebiliriz.
Esnek olmayan, kalıplaşmış düşünme tarzı, özgür düşünmenin önünde engeller oluşturur. Üretilen düşünceler de başta belirlenmiş olan kalıbın dışına çıkmazlar. Dolayısıyla önyargılar ya da ön kabuller içeren bu tarz sayesinde yaratıcılığın, yenilikçiliğin ve değişimin önü büyük ölçüde tıkanmış olur.
Katı biçimde kalıplaşmış bir tarza sahip kişiler kendi öğrenme ve düşünme yetilerine güvenmek yerine başkalarının söz, ilke ve kurallarına ihtiyaç duyarlar. Kendileri dışında –onay makamı olarak– başka referanslarla yaşamlarını sürdürmeye çalışırlar. Hiç kuşkusuz; başka düşüncelere önem ve değer vereceğiz; ama bunlar kendi modelimizi geliştirmek için ancak iyi örnekler olabilmeli. Bundan ötesi, ezbercilik ve çok erken yaşlara özgü taklitçilik oluyor.