Yorum Enflasyonu Çağında Değersizleşme

Son yirmi yıl içinde Türkiye’de medya yapısında yaşanan dönüşüm, yalnızca sermaye ve sahiplik ilişkilerini değil, sosyal tartışma kültürünü de köklü biçimde etkiledi. Medya kuruluşlarının el değiştirmesiyle birlikte ‘yorumcu’, ‘analist’ ve ‘stratejist’ sıfatlarını taşıyan kişilerin sayısında adeta bir patlama yaşandı. Bugün neredeyse her konuda konuşan, her gelişmeye dair kesin yargılar sunan, ancak bu yargıları besleyecek entelektüel birikimden yoksun geniş bir yorumcu profiliyle karşı karşıyayız. Batıdaki örnekler görünüşte taklit edilse de, o örneklerin arkasındaki düşünsel disiplin, tarihsel bilgi ve metodolojik ciddiyet çoğu zaman tamamen yok sayılıyor.

Oysa sağlıklı ve anlamlı bir yorum, rastlantısal fikir beyanından ibaret değildir. Yorum yapabilmek için öncelikle güçlü bir bilgi birikimi gerekir; ancak bilgi tek başına yeterli değildir. Bilginin deneyimle, tarihsel bağlamla ve eleştirel düşünceyle desteklenmesi şarttır. Aksi hâlde ortaya çıkan şey, yüzeysel kanaatlerin tekrarından ibaret olur. Bugün yaygın medyada gördüğümüz pek çok yorum, olayları anlamaya değil, sadece mevcut siyasi ya da kültürel kamplaşmayı yeniden üretmeye hizmet etmektedir.

Bu noktada fanatizm, yorum yapmanın önündeki en ciddi engellerden biri olarak karşımıza çıkar. Bağnaz bakış açısı, düşünceyi esnek olmaktan çıkarır ve yorumcuyu kendi ideolojik sınırlarının içine hapseder. Elbette bireylerin siyasal, kültürel ya da inançsal bir duruşa sahip olmaları doğaldır. Sorun, bu duruşun mutlaklaştırılması ve farklı görüşlerin tümüyle dışlanmasıdır. Fanatik yorumcu, kendi doğrularını sorgulamaz; çelişmeyi bir tehdit olarak algılar. Oysa düşünsel ilerleme, çoğu zaman geçmiş kabullerle çelişmeyi, hatta onları terk edebilmeyi gerektirir. Çelişkisiz bir düşünce dünyası, durağan ve kısırdır.

Yorumcuların bir diğer temel zaafı, tek yönlü okuma alışkanlığıdır. Sadece kendi ideolojik evrenlerinin metinlerini okuyanlar, dünyayı çok boyutlu biçimde kavrayamaz. İnsan zihni karşılaştırmalarla gelişir; siyahı beyazla, ışığı karanlıkla, kendini başkasıyla birlikte düşünerek öğrenir. Sağ düşünceyi bilmeden solu, sol düşünceyi anlamadan sağı kavramak mümkün değildir. Aynı şekilde farklı disiplinler –sosyoloji, felsefe, iktisat, tarih, psikoloji– aynı toplumu ve insanı değişik açılardan ele alır. Bu çoğulluğu reddeden bir yorum anlayışı, zihinsel beslenmesini tek tip bir diyete indirger ve kaçınılmaz olarak yoksullaşır.

Buna ek olarak, ‘kulaktan dolma’ bilgiyle konuşan, okumayan, araştırmayan ve düşünsel disiplin geliştirmeyen bir yorumcu tipi giderek yaygınlaşmaktadır. Bu kişiler, bir zamanlar edinilmiş sınırlı birikimi mutlak doğru gibi sunar; kendi kanaatlerini sorgulanamaz ilan eder. Kimi zaman tek bir olaya bakarak tüm topluma dair genellemeler yapar, kimi zaman da kişisel saplantılarını kamusal gerçeklik gibi yaygınlaştırırlar. Bu durum, düşünsel kirliliği derinleştirirken kamusal aklı da zayıflatır.

Fanatik görüşlere dayalı grup aidiyetleri ve ‘mahalle baskısı’ ise özgür yorum yapmanın önündeki bir diğer engeldir. Bir gruba dâhil olmak kolaydır; ancak o grubun dışına çıkmak ciddi bedeller gerektirir. Dışlanma korkusu, yorumcuyu sürekli kendini tekrar etmeye iter. Sonuçta ortaya çıkan şey, düşünsel bir sarmal ve üretimsiz bir tekrar hâlidir.

Toplumların düşünsel ve kültürel gelişimi, değerler sistemiyle doğrudan ilişkilidir. Bilginin, deneyimin ve niteliğin itibar görmediği bir ortamda, niteliksiz yorumların çoğalması kaçınılmazdır. Bugün tanık olduğumuz ‘ağzı olan konuşuyor’ hâli, aslında bu değer kaybının doğal sonucudur. Bu tablo değişmedikçe, kamusal tartışmanın niteliğinde de gerçek bir iyileşme beklemek zor görünmektedir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Gürcan Banger Arşivi