Eğer gelecekte nitelikli bir kentsel yaşam istiyorsak bunu sağlayacak gelecek tasarımını da oluşturmalıyız. Zihinsel olarak zamanda ileri gideceğiz; bu yeni ana ait bir kentsel tasarım yapacağız ve bugüne dönerek tasarladığımız geleceği oluşturmanın stratejilerini üreteceğiz. Böyle bir durumda geleceğin kentine ilişkin anahtar ilkeler neler olabilir? İlkelerin belirlenmesi konusunda elimizde iki önemli araç var. Bunlardan birincisi dünyanın nitelikli kentlerinin gösterdiği gelişmedir. İkinci araç ise kentsel yaşamı oluşturan veya onunla eklemlenebilecek bilimsel, teknolojik, ekonomik ve sosyal gelişme ile yaşam çevresinin bozulması yönelimlerine ilişkin öngörülerden meydana gelir.

Geleceğin kenti, dengeli ekonomik gelişme ve faaliyetlerin adil bölüşümü üzerine kurgulanmalı. Bu kurguyu bilinen yaklaşımlar açısından yorumlarsak; kent, çok merkezli bir yapıya sahip olmalı. Yeni kurgu, her merkeze ait nitelikli bölgeler oluştururken kentsel hizmetlere ulaşılmasını kolaylaştırmalı. Aşırı yayılmaya izin vermeyen tümleşik bir yerleşim yapılanmasına sahip olmalı. Kentsel alanın içinde ve etrafında (doğal) yaşam çevresi özellikleri ile kalitesinin korunmasına özen göstermeli.

Bir gelecek tasarımı yapmanın ayrılmaz parçalarından biri geleceğe ilerlerken karşılaşılabilecek tehdit ve risklerdir. Kentlere ilişkin düzenli bir gelecek öngörüsü yapmanın önündeki engellerden biri bu yerleşimlerin düzensiz demografik (nüfus) değişimleridir. Mevcut durumu izlediğimizde genç nüfusun arttığı veya ortalama yaşın hızla yükselmekte olduğu örnekler görüyoruz. Gene nüfus hacmi ve yoğunluğu olarak büyüyen veya küçülen kent örnekleri var. Nüfus piramitlerindeki farklılaşan –ama denetlenemeyen– değişimler kentlerin önüne farklı olumsuzluk ihtimalleri koyuyor.

Kentlerin ilerleyişindeki en ciddi tehdit unsurlarından birini ekonomi ve iş konuları oluşturuyor. Özellikle sermaye birikimi ve iş altyapısı sağlayamamış kentlerde ekonomik gelişme ihtimali zayıflarken bunlar hızla güç ve enerji kaybetmeye devam ediyorlar. Endüstriyel olarak az sayıda geleneksel sektörde yapılanmış kentler, kriz ve durgunluklar ile sınaî göçlerden –eski sanayilerin Asya ve Afrika’ya doğru göçünden– büyük oranda etkileniyorlar. Bazı kentlerde ise iş kültürünün ve nitelikli girişimciliğin gelişmemiş olması, ilgili kentin varlığını ve sürdürülebilirliğini ciddi biçimde tehdit ediyor.

Kentlerin gelişimi açısından en önemli sorunlardan biri işsizlik ve bölgesel-yerel ölçekte yeni iş yaratılamamasıdır. Giderek büyüyen bu sorun ekonomik büyüme, sosyal ilerleme ve istihdam arasındaki bağın kopmasına neden oluyor. Başta gençler olmak üzere hızla düşük ücretli, marjinal işlere kayıyor ya da hizmetler sektörünün gizli işsizlik ile şişmesine neden oluyorlar. Her durumda kentsel nüfusun beceri ve yetenekleri heba oluyor.

Günümüz kentlerinde gözlenen sorunlardan bir diğeri gelir farklılıkları ve yoksulluk olarak gözleniyor. Bu nedenle kentin büyümesi sürecinin yarattığı ihtimaller arasında yoksulluğu derinleşmesi ve gelir farklılaşmasının artmasının oluşu şaşırtıcı değildir. Bu iki ana soruna kötü konutlaşma, kalitesiz –ve hızla kalitesizleşen– eğitim, işsizlik, sağlık, ulaşım, bilişim-iletişim vb. gibi hizmetlere ulaşım zorlukları eşlik edebiliyor.

Belki de en büyük sorun kaynağı burada listelenen sıkıntıların –hem kent yöneticileri hem de vatandaşlar tarafından– ‘kader’ olarak algılanmaya başlamasıdır. Eğer işsizlik, gelir eşitsizliği, erişim zorluğu, eşitsizlik ve adaletsizlik ‘kader’ niteliğinde kabul edilmeye başlarsa yöneticiler oy alma karşılığında kentsel ‘rant sağlayıcıları’, vatandaşlar da bedelin oyla ödendiği ‘rant arayıcıları’ haline dönüşüyorlar.