Bir siyasal söylem, ideoloji ya da kişi hakkında bir yargıya varmak istediğinizde, onun ayrımcılık karşısındaki tutumuna bakmak önemli bir başlangıç noktasıdır. Cinsel, kültürel, etnik veya inanç temelli ayrımcılık konusunda ne söylediği ve ne yaptığı, o düşüncenin insanı nasıl gördüğüne ilişkin önemli ipuçları verir. Özellikle kadınlar ve erkekler arasındaki eşitsizliklere yaklaşım, bir toplumun demokrasi, özgürlük ve eşitlik anlayışını anlamak bakımından güçlü bir gösterge niteliğindedir. Günümüzde siyasal, düşünsel ve hatta duygusal alanda söz söylemek isteyen herkesin, toplumda var olan cinsiyet temelli eşitsizliklerin nasıl azaltılacağı konusunda söyleyecek bir sözü olması gerekir.

Ancak önce kavramları birbirinden ayırmak gerekiyor. Cinsiyet, insanın kadın ya da erkek olarak biyolojik, fizyolojik ve genetik özellikleriyle ilgili farklılığını ifade eder. Bu farklılık, kendi başına bir eşitsizlik anlamına gelmez. Kadınla erkek arasındaki biyolojik farklılıkların toplumsal hak ve olanaklar bakımından bir üstünlük ya da aşağılık ilişkisine dönüştürülmesi ise başka bir meseledir.

Toplumsal cinsiyet tam da burada devreye girer. Toplumsal cinsiyet, kadın ve erkeğe toplum tarafından yüklenen roller, sorumluluklar, davranış biçimleri ve statüler bütününü anlatır. Başka bir deyişle, insan dünyaya kadın veya erkek olarak gelir; fakat toplum ona nasıl kadın ya da nasıl erkek olması gerektiğini büyük ölçüde öğretir. Kız çocuğuna “uslu ol”, “ev işlerini öğren”, “kendine dikkat et” denirken, erkek çocuğuna “güçlü ol”, “ağlama”, “erkek adam korkmaz” denilmesi, bu öğrenilmiş rollerin gündelik hayattaki basit örnekleridir.

Dolayısıyla toplumsal cinsiyet yalnızca kadınların meselesi değildir. Erkeklerin nasıl davranması gerektiğine ilişkin katı beklentiler de aynı sistemin bir parçasıdır. Erkeğin duygularını göstermemesi, yardım istememesi, bakım işlerini ikinci plana atması veya ailenin tek ekonomik sorumlusu olarak görülmesi, erkekleri de belirli kalıpların içine hapseder. Sorun, kadınların ve erkeklerin farklı olması değil; bu farklılıkların toplumsal hiyerarşilere ve eşitsiz fırsatlara dönüştürülmesidir.

Toplumsal cinsiyet eşitsizliği çoğu zaman büyük ve görünür kararlarla değil, küçük ve sıradan davranışlarla başlar. Bir ailede bayramda oğlana yeni giysi alınırken kız çocuğunun “mevcut elbisesiyle idare etmesi” normal görülüyorsa burada yalnızca bir giysi tercihinden söz edemeyiz. Çocuklara verilen mesaj, onların değerinin ve ihtiyaçlarının cinsiyetlerine göre farklılaştırılabileceğidir. Aile, toplumun en temel kurumlarından biri olduğu için eşitsizliğin öğrenildiği ve yeniden üretildiği başlıca alanlardan biri de olabilir.

Aynı durum eğitimde de görülür. Erkek çocuklarının eğitimine yatırım yapılırken kız çocuklarının okuması gereksiz görülüyorsa, toplumsal cinsiyet ayrımcılığı artık kişisel bir tercih olmaktan çıkar ve çocuğun yaşamını belirleyen yapısal bir eşitsizliğe dönüşür. Çünkü eğitim yalnızca bilgi edinmek değildir; bireyin kendi hayatı üzerinde söz sahibi olabilmesinin, ekonomik ve sosyal bağımsızlık kazanmasının da temel araçlarından biridir.

Çalışma yaşamında da benzer örneklerle karşılaşırız. Bir kadın yalnızca kadın olduğu için terfi ettirilmiyorsa, aynı niteliklere sahip erkek çalışan daha yüksek bir konuma getiriliyorsa, burada açık bir fırsat eşitsizliği vardır. Kadınların emeğinin daha düşük değer görmesi, yönetim kademelerinde yeterince temsil edilmemeleri veya belirli mesleklerin “kadın işi”, bazılarının ise “erkek işi” olarak görülmesi, toplumsal cinsiyet kalıplarının ekonomik hayattaki sonuçlarıdır.

Siyaset ve sivil toplum da bu sorundan bağımsız değildir. Bir sivil toplum kuruluşunun yönetim organları sürekli erkeklerden oluşuyorsa ya da bir siyasal partinin seçim listelerinde erkekler üst sıralarda, kadınlar ise yalnızca temsil görüntüsü vermek amacıyla alt sıralarda tutuluyorsa, burada eşit temsil sorunu vardır. Demokratik bir toplum yalnızca insanların oy kullanabilmesiyle değil, farklı kesimlerin karar alma süreçlerine gerçek ve etkili biçimde katılabilmesiyle de ölçülür.

Üstelik toplumsal cinsiyet ayrımcılığının en güçlü taraflarından biri, çoğu zaman görünmez olmasıdır. İnsanlar ayrımcılık yaptıklarını düşünmeden, hatta eşitlikten yana olduklarını söylerken bile öğrendikleri kalıpları yeniden üretebilirler. Çünkü bu kalıplar yalnızca yasalarla veya siyasal kurumlarla değil; aile, okul, medya, dil, gelenek ve gündelik alışkanlıklarla da aktarılır. Bu nedenle eşitlik mücadelesi yalnızca hukuki düzenlemelerle sınırlı kalamaz; zihinsel ve kültürel bir dönüşümü de gerektirir.

Toplumsal cinsiyette eşitlik, herkesi aynılaştırmak değildir. Kadınların ve erkeklerin farklılıklarını yok saymak da değildir. Asıl mesele, bu farklılıkların eğitim, çalışma, siyaset, sağlık, ekonomik kaynaklara erişim ve toplumsal yaşamda eşitsizliğe dönüşmesini engellemektir. Eşit fırsat, eşit başlangıç koşulları, kaynaklara ve hizmetlere ayrımcılık yapılmadan erişebilme hakkı bu anlayışın temel unsurlarıdır.

Sonuçta toplumsal cinsiyet meselesi, yalnızca kadınların sorunu olarak görülemeyecek kadar geniştir. Bu, doğrudan doğruya nasıl bir toplumda yaşamak istediğimiz sorusudur. İnsanları önce kadın ve erkek olarak sınıflandırıp sonra bu sınıflara farklı değerler yüklemek yerine, her bireyi öncelikle insan olarak görebildiğimiz ölçüde eşitlikçi bir toplumsal düzen kurabiliriz.

Çünkü ayrımcılık çoğu zaman büyük sözlerle değil, küçük kabullerle başlar. “Kız çocuğu yapamaz”, “erkek adam ağlamaz”, “bu iş kadın işi değildir” dediğimiz her anda, farkında olsak da olmasak da toplumsal cinsiyet kalıplarını yeniden üretiriz. Eşitlik ise tam tersine, bu kalıpları sorgulamaya başladığımız yerde doğar. Annelerimiz, eşlerimiz, kız çocuklarımız, kız kardeşlerimiz ve kadın arkadaşlarımız hakkında güzel sözler söylemek elbette değerlidir; fakat gerçek eşitlik, onları övmekten önce onların insan olarak sahip oldukları haklara, özgürlüklere ve fırsatlara gerçekten eşit biçimde sahip çıkabilmektir.