Anlatmak istediğim şeyin anlaşılması için biraz geriye gitmek gerekiyor zannediyorum.

Çünkü yeni olanı anlamanın en kolay yolu, eskinin nasıl çalıştığını hatırlamaktan geçtiği kanaatindeyim.

Üstelik söz konusu siyasi alışkanlıklarımızsa…

Bilirsiniz, alışkanlık dediğimiz şey biraz da çok tekrardan doğar.

*****

Takvimleri 2023’e çevirelim.

CHP Eskişehir’de il başkanını arıyordu.

Nuray Akçasoy’un, Sevgi Akmen’in, Erdal Çakıcıer’in, Figen Kahya’nın isimleri konuşuluyor; parti içinde herkes kendi hesabını yapıyordu.

İlk uzlaşılan isim Sevgi Akmen’di.

Fakat Akmen istemedi.

Sonra Eskişehir siyasetini biraz bilenlerin hiç de yabancı olmadığı bir hikaye başladı.

Kazım Kurt, “Figen Kahya” dedi.

Fakat Kazım Kurt’un Figen Kahya tercihine kendi cenahından bile itirazlar yükseldi.

“Yapmayın, etmeyin, olmaz, tutmaz, yapamaz” diyenlerin sayısı her geçen gün arttı.

Kurt ise delege üzerindeki gücüne güveniyordu.

Dediğinden bir milim geri adım atmadı.

Kazım Kurt, Figen Kahya’yı destekledi.

Ahmet Ataç ve Yılmaz Büyükerşen, daha önemlisi bağımsız kalmayı başaranlar ise Talat Yalaz’ın arkasında durdu.

Sandık kuruldu.614 delege oy kullandı. Geçerli sayılan oyların 317’sini Talat Yalaz, 254’ünü Figen Kahya aldı.

Yalaz, 63 oy farkla CHP Eskişehir İl Başkanı seçildi.

O dönem bildiğim kadarıyla Odunpazarı Belediyesi’nde görev yapan iki personel, Talat Yalaz’a destek verdikleri gerekçesiyle işini kaybetti.

Biri CHP’nin sahada en çok görünen isimlerinden, yıllarca farklı yönetim listelerinde yer alan Kazım Durur’du.

Diğeri ise partinin gençliğini emanet ettiği isimlerden Cem Diler’di.

Üstelik ortada ideolojik bir ayrılık falan da yoktu.

Memleket meselesinde karşı karşıya gelmiş değillerdi.

Partinin temel ilkeleri üzerine büyük bir kavga da yaşanmamıştı.

Sadece birilerinin ardından koşmamanın ağır bir bedeli diyelim…

Ayrıca o günlerde parti içi seçimlerde kimin kime oy verdiğinin bilinmesi de yetmiyordu.

Kullandığı oyun fotoğrafını çekip ilgili belediyeye ya da belediyenin bürokratlarına göndermek gibi tuhaf bir alışkanlıktan söz edilirdi.

Sandığın gizliliğinin cep telefonu kamerasına teslim edildiği bir çeşit sadakat belgesi…

*****

Gelelim bugüne.

Rahmi Çınar yılların ilçe başkanı…

Normal şartlarda karşısına aday çıkması bir yana, kimsenin böyle bir işe cüret etmemesi gerekirdi. Çünkü yıllar içinde yalnızca bir ilçe başkanlığı değil, o ilçe başkanlığının etrafında güçlü bir örgüt düzeni de kurulmuştur diyor insan.

Ama bu kez cesaret kendisine bir neden buldu.

“Üye seçecek” lafı yeniydi.

Hem de çok yeni.

“Üye serbestçe karar verecek” lafı ise yıllardır süren kısır kavgaları nihayete erdirecek kadar iddialı bir vaatti.

Delege hesaplarının, kapalı kapılar ardında kurulan denklemlerin yerine doğrudan üyenin iradesinin geçeceği anlatıldı.

İşte bana sorarsanız YENİ Parti’nin getirdiği yenilikler içerisinde en kıymetlisi de tam olarak bu.

Çünkü üyenin doğrudan sandığa gidecek olması yalnızca seçim yöntemini değiştirmedi.

Aday olabilmenin psikolojisini de değiştirdi.

“Yaparım” diyenlere, iddiasını ispat etme şansı verdi.

Düne kadar bir ilçe başkanının karşısına çıkmadan önce delegeleri, belediye başkanlarını, meclis üyelerini, örgüt içindeki güç odaklarını hesaplamak zorunda kalan biri için ilk kez başka bir ihtimal doğdu: “Ben bunların hiçbirine değil, üyeye güvenerek aday olabilirim.”

*****

Cevahir Çalışıkuşu’nu cesaretlendiren şeyin de biraz bu olduğunu düşünüyorum.

Belki de yeni sistemin asıl kıymeti kimin kazanacağından çok burada aranmalı.

"Çünkü bugün o sandık, daha önce aday olmayı aklından bile geçiremeyecek insanlara 'Ben de çıkabilirim' dedirtebiliyorsa; bu durum, en az sandıktan çıkacak sonuç kadar kıymetlidir."

Emine Cevahir Çalışıkuşu Yazıcı da çıktı.

“Kimsenin adayı değilim” diyerek kendisini doğrudan üyeye teslim etti.

Fakat çok geçmeden eski alışkanlıklar yeniden kendisini göstermeye başladı.

Rahmi Çınar ekibi, bir tarafta Kurt’un selamı, diğer tarafta Emre Genç’in kelamıyla görüşmelere başladı.

Yıllardır kurulan örgüt hakimiyeti yetmiyormuş gibi bu kez elde ne varsa sahaya sürüldü.

Tabiri caizse tankla tüfekle seçime gidiliyor.

Bir tarafta belediye başkanının, il başkanının, meclis üyelerinin ve örgütün yıllardır oluşmuş gücünün desteklediği Rahmi Çınar var.

****

Dün Ayşe Ünlüce de pozisyon aldı.

Soner Yüksel’e konuşarak Cevahir Çalışıkuşu’na desteğini açıkladı.

Şimdi düşünün derim.

Bir tarafta belediye başkanının, il başkanının, meclis üyelerinin açık desteğini arkasına alan bir aday varken Ünlüce “Ben tarafsızım” deseydi ne olacaktı?

Kağıt üzerinde tarafsız olacaktı.

Peki adil olacak mıydı?

Tarafsızlık ile adil olmayı aynı şey zannediyoruz.

Değil.

Bütün güç bir tarafta toplanmışken kenara çekilip “Ben tarafsızım” demek, bazen mevcut güç dengesinin devamından başka bir sonuç üretmez.

Eski alışkanlıklara “Buyur, başköşeye otur” demenin daha kibar bir biçimine dönüşür.

Adil olmadıktan sonra tarafsızlığı sür ekmeğe ye.

Ancak karın doyurur.

Çünkü hem Türkiye hem Eskişehir, güçlü olanlardan ve gücünü ispat etmek için masaya yumruğunu vuranlardan yeterince yoruldu.

İnsanların aradığı yeni bir güç gösterisi değil.

Adalet.

Bu nedenle Ünlüce, bugün Cevahir Çalışıkuşu’na destek vermeseydi bana kalırsa bu kez tarafsızlığı değil, adilliği sorgulanacaktı.

Artık birileri, yılların ilçe başkanının karşısına çıkabilmek için önce belediye başkanından icazet almak zorunda olmadığını gördü.

Üyeye güvenerek yola çıkılabileceğini gördü.

*****

Bugün Cevahir çıkar.

Yarın başkası.

Yeni olan bana kalırsa tam da bu.

Diğerlerinin önemli bir kısmı lafügüzaf…

Hatta biraz daha ileri gideyim.

YENİ Parti’nin eski siyasi alışkanlıklardan kopuşunun delili Cevahir Çalışıkuşu’nun seçimi kazanması olmayacak.

Karşısına çıkabilmiş olması olacak.

Çünkü yeni bir sistemin başarısını sadece kazanan üzerinden ölçerseniz eski siyasetin başka türlü kurulmuş halinden çok uzağa gidemezsiniz.

Asıl değişim, kaybetme ihtimaline rağmen insanların aday olabildiği gün başlar.

Kazım Kurt’un ise ne dersek diyelim önce alışkanlıklarından vazgeçmesi gerekiyor.

Seçimi kazansa bile alışkanlıklarından vazgeçmesi gerekiyor.

Çünkü mesele bir kongre kazanmaktan ibaret kalacaksa vah ki vah…

Bir belediye başkanının istediği ilçe başkanını seçtirebilmesi meselenin “to be or not to be”si olabilir mi?

Olmamalı.

Mesele, yıllardır eleştirdiğiniz siyasi düzenin küçük bir örneğini kendi mahallenizde kurup kurmadığınız.

*****

İnsanlara Ankara’daki iktidardan korkmamalarını söylemek kolay…

Asıl mesele, aynı insanlara kendi belediye başkanlarından, belediye bürokratlarından, işlerini kaybetmekten ya da siyasi tercihleri nedeniyle önlerine bir hesap çıkarılmasından korkmamayı sağlayabilmek.

Çünkü belediyelerden korkmayı öğrettiğiniz üyelerinize “hükümetten korkmayın” diyemezsiniz.

Üstelik çevrenizde eski alışkanlıkların getirdiği bunca yıkım varken…