15 Eylül 2020 Salı 585 Okunma

Kentte Yaşama Kültürümüz


 


Bazı mesleklere ilişkin eğitim, kişiyi belli bir bakış açısına mahkûm ediyor. Konu, meslek şovenizmi düzeyine varınca ise tek yönlü bakış bazı olumsuz davranışlara neden olabiliyor. Örneğin bir inşaat mühendisi, bir kenti statik binalardan ibaret görebilir. Bir makine mühendisi, kentteki sınai makineleşmeyi öne alabilir. Bir mimar veya kent plancı için kent çizgilerle oluşturulmuş yollardan, meydanlardan ve yapılardan meydana gelmiş bir mekân olabilir. Ama bir yerel yönetici, sivil toplumcu veya sorumlu vatandaş için kentin bu saydıklarımdan başka bir şey olması gerekir. Kent, her şeyden önce insanlar için bir yaşam çevresidir.


 


Yerel yöneticinin attığı her adım, kentin yaşam koşullarını iyileştirme yönünde olmalıdır. Bugünün kentlerinde gördüğümüz en ciddi sorunlardan birisinin insanın doğaya yabancılaşması olduğunu söyleyebiliriz. Beton yığınları ile asfalt yüzeyler arasında sıkışmış olan insan giderek ötekileşiyor. Kentler insan doğasına aykırı bir hal almayı sürdürüyor. Bir yerel yöneticinin ilk görevi, bu duruma “Dur” diyebilmektir.


 


Bir kent binalardan, yollardan, meydanlardan, değişik dış mekân mobilyalarından oluşur. Ama kent sadece bunlardan ibaret değildir. Öncelikle bu kent, içinde yaşayan canlılarıyla doğal yaşamın bir parçasıdır ve öyle olmayı sürdürmek zorundadır. İkincisi; kent, bir kültür alanıdır. Dolayısıyla bu kültürün sürdürülebilirliğini ve gelişmesini sağlamak durumundadır. Üçüncüsü; kentin tarihi bir geçmişi vardır ve dün ile bugün arasında doğru geçişliliğin sağlanması şarttır. Dolayısıyla eskiyi sorgusuz sualsiz yok ederek yaşanabilir bir kent yaratamayız.


 


Bir kentte eskiyen ve tükenen unsurlar vardır. Örneğin parklardaki çiçekler solup kuruyabilir. Kuruyanlar sökülüp yerine yenileri dikilir. Bazı kent mobilyaları kırılıp dökülür ve yenilenmeleri gerekir. Ama kentin öyle unsurları vardır ki; bunlar, eskidikçe daha değerli hale gelirler. Bu nedenle tarihi ve kültürel değeri olan binaların, anıtların, ağaçların veya mekânların özenle korunmaları ve tekrar yaşama kazandırılmaları gerekir. Yerel yönetici, bu gerçeğin farkında ve bilincinde olması gereken kişidir.


 


Kentlerde parklar, bahçeler bulunur. Bunların bazıları sadece düz çimenden oluşsa bile yerel yönetici için bunlar, yeşil alanları oluşturur. Yeşil alanlar ise konut alanları kadar önemli ve değerlidir. Yetkin bir kent yöneticisi, örneğin yıkım gibi veya fonksiyon değişimi gibi bir nedenle boşalan kent arazisini hemen yeni bir beton yığıntısı ile doldurma hevesine kapılmaz. Eğer kentin öncelikleri oranın yeşil alan yapılmasını öngörüyorsa, nitelikli yerel yönetici kentsel rant saplantısına kapılıp kalmaz. Çünkü kent insanlar içindir ve öncelikle insanların sağlıklı sürdürülebilirliği düşünülmek zorundadır.


 


Yaşam çevremizle ilgili düşüncelerimizi oluşturan bazı faktörler var. Örneklemek gerekirse; bu etkenlerin bazılarını din, ahlak ve hukuk olarak sayabiliriz. Kentsel yaşam çevremiz konusunda davranış biçimimizi bu faktörler etrafında oluşmuş kararlarımız meydana getirir. Eğer bunların belirlediği davranış modelimizi ekonomik çıkarların ve rant arayışlarının etkilemesine izin verirsek; geldiğimiz nokta, bugün yaşamak zorunda kaldığımız betonlaşmış kentler olur.


 


Bir atasözü, “Aslan yattığı yerden belli olur” der. Kentlerimize, daha doğrusu kentsel yaşam çevremize verdiğimiz önem, insan olarak kendi yaşamımıza verdiğimiz önemle eşdeğerdir. Bu nedenle doğayla ilişkimizin kopmaması ve kendimizi doğa karşısında ötekileştirmemek için kendimize ve kentimize yüksek derece önem ve değer vermek zorundayız.


 


İnsanın yaşam çevresinde öyle unsurlar vardır ki; bunlar; tek tek bireylerin veya grupların başarılarından veya çıkarlarından daha önemlidir. Çünkü bu unsurlar, toplam insan yaşamının ekonomik, sosyal, kültürel ve inanç temelli ya da benzeri alanlardaki sürdürülebilirliği ile ilgilidir. Bunları basit hesaplara indirgeyerek anlayamayız; basit makam ve ikbal hesaplarına feda edemeyiz.


 


İnsanların öncelikli ihtiyaçları arasında beslenme, barınma ve sağlık gibi konular yer alır. Ama insanı insan olarak ayırt eden özellikler arasında diğer sosyal, kültürel ve inanca dayalı olan ihtiyaçlar ayrı öneme sahiptir. Bu bağlamda tarihi, kültürel, sosyal, siyasal ve benzeri ihtiyaçları sayabiliriz. Yine bu kalemden olmak üzere sanat, mimari, yazılı ve sözlü folklor gibi geleneksel kültür unsurlarını söylemek doğru olur.


 


Yukarıda saydığım bu değerlerin tamamı tek tek bireylere değil; toplumun kendisine aittir. Bu nedenle özel mülkiyet altında olan eserlerin bile anonim olmaları açısından topluma ait olan bir yönü bulunur. Bu eserlerin tamamı “kültürel miras” başlığı altında yer alır. Kültürel miras, yaşam çevremizin vazgeçilmez unsurlarındandır. Kültürel miras, bir devletin sınırları içinde yaşayan vatandaşların olduğu gibi, tüm dünya insanlığının çok yönlü, ortak yaşamının devredilemez mülküdür.


 


Bu eserler üzerindeki hakkımızı başka kişi ve kuruluşlara devredemeyiz. Çünkü hakkımız dediğimiz şey, insan hakları kapsamının vazgeçemeyeceğimiz bileşenlerinden birisidir. Kültürel miras, sosyal yaşam ile büyür, gelişir ve insanlığın ilerlemesine katkılarda bulunur. Kültürel mirası oluşturan tarihi, kültürel veya doğal varlıkların yok edilmesine geçit vermek, insanlığın gelecek güvencesini tahrip etmekle eşdeğerdir. Bu nedenle yaşadığımız topraklarda tarihi, kültürel ve doğal olarak mevcut olan her şey, hepimize –hem tek tek bireyler olarak, hem de bu topraklarda yaşayan toplum olarak hepimize– aittir.


 


Kültürel mirasın yok edilmesine karşı durmak vatandaşlar olarak hepimize ait bir sosyal sorumluluktur. “Şu kaya yıkılıversin”, “Filan yapı zaten köhne; olmasa ne olur” veya “Şu ağacı kesiversek de manzaramız açılsa” diyemeyiz. Bana ait olanı, sana ait olanı, bize ait olanı, yani hepimize ait olanı kimsenin yıkmaya, yok etmeye veya ortadan kaldırılmasına imza ve onay vermeye hakkı yoktur. Hiçbir gerekçe bu durumu haklı gösteremez.