Küreselleşme denildiğinde çoğu zaman sınırların ortadan kalktığı, dünyanın küçüldüğü ve herkesin birbirine daha kolay ulaştığı söylenir. Doğrudur. Finansın dolaşımı hızlandı, iletişim teknolojileri baş döndürücü bir gelişme gösterdi, dünyanın bir ucunda üretilen bir malı diğer ucunda satın almak sıradanlaştı. Bilgi, geçmişle kıyaslanamayacak kadar hızlı biçimde sınırları aşmaya başladı. Ama bütün bu gelişmelerin herkes için aynı anlama geldiğini söylemek mümkün mü?

Küreselleşme, teoride dünyayı birbirine yaklaştırdı. Pratikte ise bazılarını merkeze, bazılarını çevreye yerleştirdi. Küresel pazarın kurallarını belirleyenler çoğunlukla gelişmiş ülkeler ve onların dev şirketleri oldu. Dünyanın her köşesinde aynı markaları görmeye, aynı yazılımları kullanmaya, aynı otomobillere özenmeye başladık. Evlerimizdeki elektronik eşyalardan üzerimizdeki giysilere kadar hayatımızın büyük bir bölümü, başka coğrafyaların ekonomik ve teknolojik gücü tarafından biçimlendirildi.

Bu durum yalnızca ekonomiyle sınırlı kalmadı. Kültür de küreselleşti. Daha doğrusu, güçlü olan kültürler daha hızlı ve daha yaygın biçimde dolaşıma girdi. Medya, sinema, televizyon ve şimdi de dijital platformlar aracılığıyla belirli bir hayat tarzı dünyanın ortak hayat tarzı gibi sunulmaya başlandı. Tüketim alışkanlıkları, eğlence anlayışı, güzellik ölçüleri, müzik tercihleri ve hatta başarı tanımları giderek birbirine benzemeye başladı.

Burada önemli bir soru sormak gerekiyor: Küresel olmak, gerçekten herkese benzemek midir? Batı toplumlarının bugün sahip olduğu tüketim kültürü, o toplumların tarihsel ve sosyolojik gelişiminin ürünüdür. Yüzyıllar boyunca oluşmuş kurumları, değerleri ve yaşam biçimleri vardır. Dolayısıyla o kültür, kendi doğal ortamında belirli bir bütünlük taşır. Ancak aynı kültürel kalıplar, bambaşka tarihsel ve toplumsal koşullara sahip ülkelere olduğu gibi taşındığında, çoğu zaman anlamını kaybeder. Geriye ise çoğu kez yalnızca tüketilecek görüntüler ve taklit edilecek davranış biçimleri kalır. İşin ilginç tarafı, bizlerin de kendi değerlerimize bakarken çoğu zaman bu dışarıdan edinilmiş ölçüleri kullanmamızdır.

Eyfel Kulesi'ni dünya değeri olarak görürken, kendi kentimizdeki tarihî bir yapıyı yalnızca “yerel” diye tanımlıyoruz. Fransız ya da Çin mutfağını evrensel kabul ederken, kendi mutfağımızı yöresel bir özellik olarak değerlendiriyoruz. Kendi müziğimizin dünya ölçeğinde kabul görebilmesi için mutlaka başka bir müzikal kalıba bürünmesi gerektiğini düşünüyoruz. Sanki küresel olmanın yolu, başkalarına benzemekten geçiyormuş gibi...

Oysa bir değerin dünyaya açılabilmesi için önce sahibinin ona inanması gerekir. Kendi kültürünü küçümseyen, kendi tarihini ve sanatını ikinci sınıf gören bir toplumun, başkalarından takdir beklemesi ne kadar gerçekçidir? Kendisine değer vermeyeni, başkalarının değerli bulması kolay değildir.

Elbette burada başka bir tuzağa da düşmemek gerekiyor. Kendi değerlerine sahip çıkmak, geçmişte yaşamaya çalışmak değildir. Geçmişle övünmek mümkündür; geçmişten ilham almak da gereklidir. Ancak geçmişte geçerli olanı, bugünün dünyasında aynen sürdürmeye çalışmak mümkün değildir. Demode olanla çağdaş olanı, tarihî olanla güncel olanı birbirinden ayırabilmek gerekir. Akılsız bir Batı hayranlığı ne kadar sorunluysa, geçmişi romantikleştirerek bugünü dün gibi yaşamaya çalışmak da o kadar anlamsızdır.

Dün, dünde kaldı. Geçmişi inkâr etmek nasıl yanlışsa, bugünü inkâr etmek de yanlıştır. Yapmamız gereken ne kendimizi başkalarına benzetmek uğruna kendi değerlerimizden vazgeçmek ne de geçmişi bugünün yerine koymaktır.

Asıl mesele, geçmişten aldığımız birikimle bugünü anlayabilmek ve geleceği kurabilmektir. Çünkü hayat geriye dönerek yaşanmıyor. Ama geleceğe, nereden geldiğini unutmadan yürümek gerekiyor.