Her şeyi hızla tükettiğimiz bir çağda yaşıyoruz.
Eşyaları, kıyafetleri, bilgiyi…
anlamı, hatta ömrümüzü.

Tüketim çılgınlığı, dev bir tsunami gibi hepimizi içine çekiyor ve kıyıya vuruyor.
Bu yüzden hiçbir şeyin kıymeti kalmıyor.
Hayatımız, bir anlam arayışıyla; bir tüketim hedefinden diğerine savrularak geçiyor.

Oysa insan, uzun vadede sadece tüketen bir düzenin içinde kaldığında neye dönüşeceğini pek düşünmüyor.
Çünkü tüketim, doyurmaz; sadece oyalayan bir döngü kurar.

Bugün kurduğumuz medeniyetin temeli ise tüketmekle değil, üretmekle atıldı.

O halde açıkça söyleyelim:
Unutulan bir şeyi hatırlatmanın zamanı geldi.

İnsanlığın ilk üreticileri kadınlardı.
Doğayı gözlemlediler.
Tohumları taşıdılar.
Neyi, ne zaman, nasıl yetiştireceklerini öğrendiler.

İnsan, toprağa ilk dokunduğunda sadece besin üretmedi;
aynı zamanda anlam üretti, düzen kurdu, hayatı şekillendirdi.

Ve o ilk denge, kadının taşıdığı bir üretim hafızasına dayanıyordu.
Üretmek, çoğaltmak değil; fark etmekti.
Ölçüyü bilmekti.
Üretmek, insanın dünyayla kurduğu en güçlü bağdı.
Hayatla uyum kurmaktı.

Bugün ise kaybettiğimiz şey üretim değil.
Üretiyoruz, çoğaltıyoruz, büyütüyoruz.
Ama neden yaptığımızı bilmiyoruz.

Çünkü unutulan şey bir teknik değil, bir hafıza.
Ve o hafıza bastırıldığında, geriye sadece hız kalıyor.

Belki de mesele yeni bir düzen kurmak değil;
yüzleşmek.

Neyle mi?

Ne kadar ürettiğimizle değil,
neyi kaybettiğimizle.

Ve belki de kaybettiğimiz o anlam…
hâlâ bir yerlerde duruyor.

Unutulmuş değil,
sadece hatırlanmayı bekliyor.

Belki de aradığımız şey,
çok uzakta değil—
hafızamızda.