Belki de bugünlerde en çok ihtiyacımız olan şey, kendi yerinden bakabilmek.

Bazı insanlar dünyayı uzaktan izler.
Bazılarıysa tam ortasında durur ama kimseye çarpmamaya çalışır.
O kadın ikincisiydi.

Ne bağırmayı seçti,
ne de sessizliği erdem saydı.
Cümlelerini, kalabalığın içinden geçebilecek kadar sade,
ama kolayca unutulamayacak kadar ağır kurdu.

Tarafını soranlara uzun uzun anlatmadı.
Çünkü taraf olmak, onun için bir kimlik değil,
bir refleks meselesiydi.
Haksızlık nerede duruyorsa,
bakışını oraya çevirmek gibi.

Zamanla şunu fark etti:
İnsan en çok, “artık bunlara alıştık” diyen cümlelerle yoruluyor.
Çünkü alışmak, bazen vazgeçmenin kibar adıdır.

O kadın alışmadı.
Ama her şeye de öfkelenmedi.
Öfkesini harcamadı; damıttı.
Yazılarına koydu.
Okuyan, kendi payına düşeni alsın diye.

Uykuları bölük pörçüktü.
Sabaha karşı gelen o tuhaf uyanıklık hâli…
Ne tam kaygı, ne tam kabulleniş.
Bazen “dünyanın sonu değil” dedi kendine,
bazen de dünyanın bu kadar kolay harcanmasına içerledi.

Kendini anlatmadı yazılarında.
Ama saklamadı da.
Bir cümlede tereddüdü vardı,
bir cümlede kararlılığı.
Çünkü insan dediğin,
tek parça olmuyor zaten.

Onu güçlü yapan şey,
hiç düşmemiş olması değildi.
Düştüğü yerden kalkıp,
orayı tarif edebilmesiydi.

Ve belki mesele, iz bırakmak da değildi.
Sadece, kendini inkâr etmeden kalabilmekti.

Çünkü bazı cümleler unutulur.
Ama bir yerden, gerçekten bakılmışsa,
o bakış kalır.

Ve bir gün biri durup gerçekten bakarsa,
şunu hisseder:

“Burada biri,
kendini merkeze koymadan,
kendi yerinden bakabilmiş.”

Bundan daha dürüst bir imza olur mu?

Ben Fatma Yüzer Deniz