Paylaşılmak için mutluluk

Kutlama günleriyle mutluluğu yan yana –hatta iç içe– koymaya alışığız. Takvimde işaretlenmiş bu özel zamanların, neredeyse otomatik bir sevinç hâli üretmesi gerektiğine inanıyoruz. Öyle ki, bir kutlama varsa mutlu olmak bir tercih değil, örtük bir zorunluluk gibi algılanıyor. Oysa yaşam, bu kadar pürüzsüz ilerlemiyor. Aynı gün içinde hem bir kaybın acısını hem de bir kazanımın sevincini yaşamak mümkün. Çok sevilen birinin kaybı karşısında, takvim ne söylerse söylesin, acının sevinçten önce gelmesi son derece insani. Demek ki mutluluk, günlere değil; yaşananın anlamına ve bireyin iç dünyasına bağlı…

Aslında kutlama günlerini özel kılan şey, onların kendiliğinden taşıdığı bir büyü değil, bizim onlara nasıl dokunduğumuzdur. Bu günler, yaşamın akışı içinde durup kendimize bakmamız için birer durak gibidir. Nerede olduğumuzu, nasıl yaşadığımızı, neleri ihmal ettiğimizi fark etmeye davet eder bizi. Geçmişin muhasebesi yapılır, geleceğe dair yeni niyetler şekillenir. Kırılan bağları onarma, uzaklaşmış olanı yakınlaştırma isteği doğar. Bu yönüyle kutlama günleri, mutluluğun kendisi olmaktan çok, mutluluğa dair bir hatırlatma işlevi görür.

Yaşama biraz yakından baktığımızda, onun büyük ölçüde bir mücadele alanı olduğunu inkâr edemeyiz. Günümüz dünyasında yaşam, giderek hızlanan ve daha fazla çaba talep eden bir yarışa benziyor. Bu yarışın adına çoğu zaman “rekabet” diyoruz. Güçlü olanların daha kolay ilerlediği, güçsüz olanların ise yolun ortasında geride kaldığı bir düzen bu. Böyle bir ortamda mutluluk, çoğu zaman dayanıklılıkla, hatta ayakta kalabilme becerisiyle karıştırılıyor.

Şans kavramı da tam bu noktada devreye giriyor. Bazı insanların hayatı, sanki daha fazla fırsatla çevriliymiş gibi görünüyor. Dışarıdan bakıldığında bu hayatlara imrenmek kolay… Ancak her madalyonun iki yüzü olduğu gibi, şanslı sayılan yaşamların da kendine özgü kırılganlıkları var. Acı ve sevinç, kazanç ve kayıp çoğu zaman iç içe geçiyor. Yaşamı tek renkten ibaret sanmak, onun tonlarını görmemek anlamına geliyor. Oysa en zor anlarda bile yaşamla bağ kurabilmek, insanın kendi iç gücüyle mümkün…

Burada belirleyici olan, yaşama hangi niyetle baktığımızdır. Yaşam, çoğu zaman bir ayna gibi davranır. Ona sürekli şikâyetle yönelirsek, karşılığında hoşnutsuzlukla dolu bir yankı alırız. Böylece kişiyle yaşam arasında bir mutsuzluk döngüsü oluşur. Buna karşılık, yaşama sevgiyle ve kabul duygusuyla bakabilenler, acıyı inkâr etmeden ama ona teslim de olmadan ilerleyebilirler.

Ne var ki, sıkça yaptığımız bir hata var: Araçlarla amaçları birbirine karıştırmak. Mutlu olmayı amaçladığımızı söylerken, mutluluğu sağlayacağını düşündüğümüz araçlara –sahip olunanlara, statülere, unvanlara– fazlasıyla odaklanıyoruz. Oysa sahip olmak, her zaman mutlu olmanın doğal bir sonucu değildir. Yaşamın anlamını yalnızca biriktirmekle tanımladığımızda, mutluluğu sürekli erteleyen bir hâle sürükleniriz.

Mutluluğu coşkuyla karşılamak insani ve değerlidir; fakat acıyı akılla karşılamak bir zorunluluktur. Yaşamın devam ettiği ve her acının içinde bir ders barındırdığı bilinci, insanı ayakta tutar. Özellikle ölüm karşısında sergilenen vakur tutum, yaşamla kurulmuş derin bir ilişkinin göstergesidir. Ölümü, sadece bir son değil; aynı zamanda başka bir başlangıcın eşiği olarak görebilmek, hayata daha hazırlıklı olmayı sağlar.

Sonuçta yaşamın kuralı, yalnızca bireysel mutluluğumuzdan ibaret değildir. Ancak birey olarak mutluluğu hiç tadamayan birinin, dünyaya vereceği anlam da eksik kalır. Kendi mutluluğumuz, çevremizin ve toplumun mutluluğu için sessiz ama güçlü bir katkıdır. Albert Schweitzer’in dediği gibi, “Mutluluk, bizde olmadığı hâlde başkalarına verebileceğimiz tek şeydir.” Belki de bu yüzden mutluluk, ancak paylaşıldığında gerçek anlamına kavuşur.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Gürcan Banger Arşivi