Gürcan Banger
Yaşamı anlamaya dair
Yaşamı yalnızca iki karşıt kutup arasında konumlandırmak, ilk bakışta zihinsel bir rahatlık sağlasa da, hakikati kavramamızı güçleştirir. İyi ile kötü, doğru ile yanlış, güzel ile çirkin gibi ikili kategoriler, dünyayı hızlıca sınıflandırmamıza yarar; fakat yaşam, bu kadar sade ve keskin çizgilerle açıklanamayacak kadar çok katmanlıdır. Bu gerçeği kavramak, çoğu zaman teorik bilgiyle değil; yaşadıklarımızı dikkatle gözlemleyip, okuduklarımızla ve düşündüklerimizle ilişkilendirerek mümkün olur. Yaşam deneyimi arttıkça, mutlak yargıların yerini ihtiyatlı değerlendirmeler alır.
İnsan zihni, belirsizlikten hoşlanmaz. Bu nedenle çoğu zaman, başkaları hakkında hızlı ve kesin yargılara varma eğilimi gösteririz. Önceden edindiğimiz kalıplar ve ezberler, karşımızdaki insanı tanımadan onun hakkında karar vermemizi kolaylaştırır. Oysa bir kişiyi “iyi” ya da “kötü” olarak etiketlediğimiz anda, artık onu o etiketin dışına taşan yönleriyle görmemiz zorlaşır. Bu durum, yalnızca karşımızdaki insana değil, aynı zamanda kendimize de haksızlık eder; çünkü dünyayı daraltır, deneyim alanımızı sınırlar.
Sağlıklı bir yargıya varabilmenin ilk koşulu, iyi bir gözlemci olabilmektir. İnsan davranışlarını izlemek, tutumların ardındaki nedenleri anlamaya çalışmak, bir anlamda dedektif titizliği gerektirir. Ancak bu, başkalarının yaşamını didik didik etmek ya da her ayrıntıyı şüpheyle takip etmek anlamına gelmez. Asıl mesele, yüzeyde görünenle yetinmeyip, arka planı çok yönlü sorgulayabilmektir. Hiçbir insan, ilişki ya da olay, aceleyle hüküm verilerek ‘infaz edilmeyi’ hak etmez.
Gözlem, tek başına yeterli değildir. Sadece izleyen ama anlamlandırmayan bir bakış, kişisel gelişim açısından sınırlı bir katkı sunar. Yaşananların içinden dersler çıkarabilmek için, gözlemin değerlendirmeyle tamamlanması gerekir. Günün sonunda, yaşadıklarımızı zihnimizde yeniden oynatmak, olaylara biraz mesafe koyarak bakmak önemlidir. Bu zihinsel geri sarma sırasında, duyguların ve ön yargıların esiri olmamak; olup biteni mümkün olduğunca sakin ve açık bir zihinle ele almak gerekir.
Bu değerlendirme sürecinde en büyük tehlike, tepkisel düşünmektir. Olayları hızla siyah ya da beyaz olarak sınıflandırmak, “ya hep ya hiç” mantığına savrulmak, yaşamın sunduğu dersleri ıskalamamıza yol açar. Oysa yaşanan her deneyimi, olumlu ya da olumsuz, bir öğrenme fırsatı olarak görmek daha yapıcıdır. Bir dersin nasıl içselleştirileceği ve gelecekte nasıl kullanılacağı ise bireyin birikimine, hedeflerine ve yaşam tasarımına bağlıdır.
Çoğu insan, ders çıkarmayı yalnızca olumsuz deneyimlerle ilişkilendirir. Acı veren olaylar, hatalar ve hayal kırıklıkları, öğretici olarak görülür. Oysa olumlu deneyimler de yaşamın gerçekleri hakkında önemli ipuçları sunar. Başarılar, mutluluk anları ve uyumlu ilişkiler, en az zorlayıcı deneyimler kadar öğreticidir. Yaşamın yalnızca karanlık değil, aydınlık tarafının da öğretileri vardır.
Yaşamı değerlendirirken aşırı biçimde kendi iç dünyamıza kapanmak da yanıltıcıdır. Duygularımız ve geçmiş alışkanlıklarımız düşüncelerimize fazlasıyla hâkim olduğunda, değerlendirmelerimiz sağlıklı olmaktan çıkar. Bu durum, insanı içine doğru kıvrılan bir düşünce spiraline sokar; netlik yerine karmaşa üretir, gelişim yerine yorgunluk yaratır. Bu nedenle, çevremizde olup bitenleri anlamaya çalışırken olabildiğince objektif kalmak, kendimizle aramıza sağlıklı bir mesafe koyabilmek önemlidir.
Kendi ön yargılarımızın ve duygusal kalıplarımızın içine hapsolmadan, yaşamın sunduğu yeni renkleri ve ışıkları fark edebilmek, yaşam sevincini artırır. Hayatı kolaylaştıran pek çok araç, ürün ve hizmet vardır; ancak yaşamı gerçekten anlamlı, keyifli ve yaşanır kılmak büyük ölçüde bizim elimizdedir. Kendimizi ihmal etmediğimizde, geliştirdiğimizde ve merkezde tuttuğumuzda, tıpkı kökleri sağlam bir ağaç gibi çevremize de gölge ve meyve sunabiliriz. Yaşamı anlamak, nihayetinde hem kendimizle hem de başkalarıyla kurduğumuz ilişkinin niteliğini belirler.