Koleksiyon programıyla Eskişehir’in müzelerini gezen İstikbal Gazetesi Muhabiri Şüheda Buse Çimen’in ilk durağı İmren Erşen Oya Müzesi oldu. Müze, binlerce oya örneğiyle Anadolu kadınının sözsüz anlatımını günümüze taşırken, sanat tarihçisi Rukiye Eker, “Oyalar kadınların sessiz çığlıklarıdır” diyerek bu geleneğin taşıdığı anlamı özetledi.
Eskişehir’in tarihi dokusuyla öne çıkan Odunpazarı ilçesinde yer alan İmren Erşen Oya Müzesi, kapısından içeri adım attığınız anda sizi kültürel bir hafızanın içine davet ediyor. “Koleksiyon” programının ilk bölüm rotası olan bu özel müze, yalnızca binlerce yıllık bir geleneği sergilemiyor; aynı zamanda kadınların sözsüz hikâyelerini bugüne taşıyor. Burada sergilenen her oya, yalnızca bir süsleme unsuru değil; bir duygunun, bir dönemin ve çoğu zaman dile getirilememiş bir hikâyenin taşıyıcısı. Bu hikayeleri müze gezisine eşlik eden Sanat Tarihçisi Rukiye Eker, İstikbal Gazetesi’ne anlatıyor.
Türkiye’deki ilk oya müzesi olma özelliği taşıyan yapı, “Yer Gök Oya” anlayışıyla oluşturulurken, yalnızca bir koleksiyon alanı değil, aynı zamanda kültürel bir hafıza mekânı olarak öne çıkıyor. Müze bünyesinde binlerce oya örneği kayıt altına alınırken, sergilenen eserler Anadolu’nun farklı bölgelerinden toplanan özgün parçalardan oluşuyor.

İMREN ERŞEN’İN 60 YILLIK KOLEKSİYONU
Müzenin isim annesi İmren Erşen’in emeğiyle oluşan koleksiyon, Anadolu’nun dört bir yanından toplanan örnekleri bir araya getiriyor. Berlin’de doğan, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu olan Erşen’in yaklaşık 60 yıllık birikiminin sonucunda doğan bu koleksiyon, sadece toplananlardan değil; aileden miras kalan çok daha eski örnekleri de barındırıyor.
Eker, Erşen’in koleksiyonu oluşturma sürecini, “İmren Erşen, Türkiye Petrolleri’nde çalışırken Anadolu’nun dört bir tarafını geziyor. Köy köy dolaşarak oyaları topluyor. Bazen ulaşamadığı yerlere eşek sırtında gittiğini biliyoruz. Bu işe gönül vermiş bir üstat” sözleriyle anlatıyor.

“OYALAR BİRER SÖZSÜZ İLETİŞİM DİLİ”
Müze gezisinde eşlik eden sanat tarihçisi Rukiye Eker, oya sanatını şu sözlerle anlatıyor: “Aslında oya sanatı anonim bir sanattır. Kadınların heyecanlarını, üzüntülerini, çeşitli duygularını yansıttıkları ve bunun için motifleri kullandıkları sözsüz bir iletişim dili diyebiliriz. Aslında bir bakıma sessiz çığlıkları da diyebiliriz.”
Bu tanım, müzenin kapısından içeri girer girmez hissediliyor. Çünkü burada sergilenen her oya, aslında belki de nesiller öncesinde yaşamış bir kadının duygularını bugüne taşıyor.

BİR OYA BİR ANLAM
Müzede ilerledikçe her motifin aslında bir mesaj taşıdığını fark ediyorsunuz. Aynı motif, farklı coğrafyalarda bambaşka anlamlara gelebiliyor.
“Her bir oyanın kendince ayrı bir anlamı var. Bazısı bolluk bereket, bazısı küskünlük, bazısı acı ifade eder” diyen Eker, oyaların yörelere göre değişen anlamlarını Çayır Çimen Oyası ile örnekliyor:
“Çayır Çimen Oyası eski dönemlerde evlilik çağına gelen her kızın çeyizinde olması gereken bir oya olarak görülürmüş. Bu oya bolluk ve bereketi sembolize edermiş. Gelin kızın hanesinin bolluk ve bereketle dolması için yapılırmış. Fakat Konya yöresine ait bir işlemede ise Çayır Çimen Oyası'na çok benzeyen bir örnek görüyoruz. Bu oyanın bu yöredeki adı "Mezar Taşı Oyası" olarak geçmekte. Dediğimiz gibi, benzer semboller farklı anlamlar barındırabiliyor. Aynı oya bir yörede evlilik çağına gelmiş genç kızların çeyiz hazırlığıyken, bir yörede ise bir ölümün aslında habercisi. Bu da bahsettiğimiz o aslında sözsüz iletişim dili dediğimiz durumu doğruluyor.”

KIZGINLIK İFADESİ OLARAK “BİBER OYASI”
Oyalardan sözsüz iletişim dili olmasından bahseden Eker, Biber Oyası örneği ile oyaların bir konuşma olmadan da mesaj verebildiğine değiniyor:
“Biber Oyası’nın tatlı bir anlamı var aslında... Bazen gelinler kaynanaya, kaynanalar da geline olumsuz bir durum yaşadıklarında veya kızdıklarında tepkilerini yansıtabilmek için başlarına, "Biber Oyası" takarlarmış. Konuşmadan bir duruma tepki göstermenin bir yolu olarak oyalar sık sık kullanılmış.”

SÖZSÜZ BİR YARDIM ÇAĞRISI: MOR KAFTAN
Müze yalnızca oyalarla sınırlı kalmıyor; o kültürü tamamlayan tekstil ürünleri ve kıyafetler de bulunuyor. Bunlardan biri olan yaklaşık 200 yıllık mor kaftan, yalnızca estetik bir parça değil, aynı zamanda sosyal bir mesaj aracı. Rukiye Eker, o mesajı şöyle anlatıyor:
“Bu, altın yaldızlı işlemeleri bulunan çok özel bir kaftan. Mor rengin, zenginliği sembolize ettiğini biliyoruz. Mor rengin aslında bizde farklı bir anlamı da var. Eskiden her kadının çeyizinde bir mor kaftan olurmuş. Kullanmak amacıyla yapılmaz, fakat ne olur ne olmaz diye çeyizlere konulurmuş. Ev içerisinde olumsuz bir durum yaşayan kadın gezdiği zaman, köy halkı kadının evinde bir sorun olduğunu anlar ve müdahale ederlermiş. Bunlar çok değerli gelenekler gerçekten.”
YAŞAMIN CANLANDIRILDIĞI ALANLAR
Müzede ayrıca eski dönemleri canlandırmak için gelin odası ve sünnet odası da bulunuyor. Bu alanlar, tamamen eski dönemi olduğu biçimde yansıtıyor. Yatak düzeninden duvar süslemelerine, çeyiz sandığından kullanılan tekstil ürünlerine kadar her detay, dönemin gündelik hayatına dair önemli ipuçları sunuyor. Eker bu alanları, “Gelinler kendi yaptıkları oyaları burada sergiler, odalarını bu şekilde süslerdi. Bu alan aslında onların dünyasını anlatan bir yer” şeklinde tanımlıyor.
Bu tür canlandırmalar, müzeyi yalnızca bir sergi alanı olmaktan çıkararak, ziyaretçiye deneyim sunan bir mekâna dönüştürüyor.

KADINLARIN ELİ DEĞEN HER ŞEYİ GÜZELLEŞTİME ÇABASI
Müzenin dikkat çeken köşelerinden birinde yer alan, sigara paketlerinin içinden çıkan ince folyo parçalarıyla yapılmış oya örnekleri, bu geleneğin üretken ve dönüştürücü bir kültür olduğunu gösterirken aynı zamanda kadınların eli değen her şeyi güzelleştirme çabasının da bir karşılığı. Bu yönüyle İmren Erşen Oya Müzesi, yalnızca geçmişte üretilmiş eserlerin sergilendiği bir mekân olmanın ötesine geçerek, Anadolu kadınının yaşamla kurduğu ilişkiyi de görünür kılıyor. Kadınların duygularını, tepkilerini ve yaşanmışlıklarını motiflerle aktardığı bu dil, sözün yerini alan güçlü bir ifade biçimi olarak varlığını sürdürüyor.
İmren Erşen Oya Müzesi, geçmişten bugüne uzanan bu sessiz ama güçlü dili görünür kılarken, ziyaretçilerini de bu anlatının bir parçası olmaya davet ediyor.
