19 Ağustos 2019 Pazartesi 110 Okunma

Kent ve Çevre



Canlıların çevreleriyle ve birbirleriyle olan ilişkilerini ve etkileşimlerini inceleyen bilim dalına “ekoloji” adı veriliyor. Ekolojik yaklaşımlar ise zihniyet olarak Dünyadaki doğal yaşamın korunması ve geliştirilmesi üzerine kurgulanıyor. Ekolojik felsefeye işaret etmek üzere bazı kavramların önüne “eko” öneki yapıştırılarak kullanılıyor. Bu tür kavramlardan birisi de “ekolojik kent” anlamına gelmek üzere kullanılan “eko-kent” olgusudur. Eko-kent, çevreyi ve doğayı koruyan politikaların kentlerin planlama süreçlerine yansıması ve bu tür arayışların isimlendirilmesi anlamına geliyor.

Hiç kuşkusuz; günümüzde insanlık tarihi, tercihini kentlerden yana yapıyor. Tarımsal sanayileşmeden bağımsız olarak kır nüfusu, bir yandan kentlere akmaya devam ederken, kentlerde doğal yaşama aykırı sanal bir dünya oluşuyor. Ama ne yazık ki, Dünyanın her yerleşim noktasında insanların yaşam düzey ve kalitelerinin, kentleşmenin hızı ile eş gitmediğini de gözlüyoruz. Kentlerdeki bazı yerleşim alanlar hızla çürüyüp yok olurken, diğer yandan kaliteli yaşamın cazibe merkezleri olarak zengin gettoları da giderek yaygınlaşıyor. Kentlerde yaşayan varlıklı insanlar ve aileler, kentlerin yoksul kesimlerinden kendilerini izole edecek yeni ve kendileri dışındaki herkese kapalı yerleşimler üretme çabasındalar. Rezidanslar, dev siteler ve konfor köyleri büyük kentlerden başlayarak ülkenin her albenili noktasına doğru yayılıyor.

Dünyanın büyük kentlerini yakından incelediğimizde; kentin yenilenmesi ile bakım ve onarıma tabi tutulmasının giderek güçleştiğini gözlüyoruz. Örneğin eski bir köprünün onarılması, çoğu zaman yenisinin yapılmasından daha pahalıya mal olabiliyor. Genel anlamda; kentte yaşamak büyük bir ivme ile artarak daha maliyetli hale geliyor.

İşin can alıcı noktası şu: Kentler bir yandan hızla büyürken, kentin daha önce yapılmış bölümleri büyük bir hızla çürüyor. Dolayısıyla bir süre sonra bu yerleşimleri, sürdürülebilir kent, yaşanabilir kent veya eko-kent olarak düzenlemek imkânsız hale gelecek.

Kentte yaşayan insan gruplarının aralarındaki zenginlik farklılaşması, giderek yoksullaşanları bu köhneleşen kent mekânlarında yaşamaya zorunlu kılarken, zenginler bu koşullar altında yaşamaya etmek dev istemiyorlar. Önümüzdeki dönemde iki tür kent oluşacak. Bunlardan birisi yoksulların yaşadığı eskimiş kentler, diğeri ise zenginlerin sadece kendileri için kurup geliştirdikleri eko-kentler olacak. Mevcut kentlerin geleneksel dokusundan bağımsız olarak, dört tarafı duvarlarla çevrilmiş, kapısında özel güvenlik kuvveti bulunan zengin gettoları bu konuda ciddi ipuçları veriyor.

Kimi nükleer felaket filmlerinin konusu olan bu görünüm gerçek olabilir mi sorusu haklı olarak akla gelebilir. Ama Dünyanın bugününden bir insan ömrü kadar öncesine geri gittiğimizde, Dünya ekolojisinden neler kaybettiğimizi görmek zor değil. Kendi yaşadığımız kentin örneğin 50 yıl öncesini hatırlamak ve doğal yaşamdan neleri yitirdiğimizi görmek için eski resimleri içeren birkaç kitabı karıştırmak yeterlidir.

Kentleşme sürecinde geri dönülmesi mümkün olmayan bir koşuşturma içindeyiz. İnsan doğasına ve ölçeğine uygun olmayan mekânsal uygulamalar, hızla kentleri beton yığınları haline dönüştürüyor. Ne acıdır ki; bu beton yığınları, insan ölçeğine dağ başındaki kayalıklardan daha yakın değil.

İnsan yaşamının; çılgınca tatsız ve renksiz koşuşturmalardan, daha fazla tüketim motivasyonundan, insana soluk alacak yer bırakmayan modernizasyon ile giderek artan mekanik ve elektronik yoğunlaşmadan ibaret olmaması gerektiğini anlamak zorundayız. Kentler de insan ölçeğine uygun yaşamın mekânları olmalı. Bir zaman gelip de arkamızı döndüğümüzde yaşanacak bir ‘Dünya’ kalmadığını görmemiz ihtimali yükseliyor.