22 Şubat 2020 Cumartesi 565 Okunma

Onu İyi Bilir miydik?

Ne çok okuyarak ne de çok yaşayarak iyi insan olunabilir; olsa olsa okumuş veya çok yaşamış olunur. İyi insan olmak için okuduğundan ve yaşadığından, yaşadığının başarılısından ve başarısızından olumlu dersler çıkarmak gerekir. Bu dersleri de zihnin tozlu raflarına kaldırmak yerine insanın kendisine gerekli değişimi sağlamak üzere kullanması lazım gelir.

MÖ 6’ncı yüzyılda yaşadığı söylenen bir Çinli düşünür Lao Tzu, yaşam çevresiyle doğru iletişim kurmanın değeri ve önemi konusunda şunları söyler: “Kişi, iletişimde iyi ise onda aceleci sözlere rastlanmaz; fakat her bir sözcük olumlu ve dengeli bir anlama sahiptir.” Yaşamda karşılaştığımız olay ve kişilerle ilgili aceleci söz ve davranışlar göstermek, yaşamla bir iletişim zafiyetine işaret eder. Böyle davranan çok okumuş veya çok yaşamış olsa bile yaşamın kendisi hakkında cahil demektir.

Dünya birlikte yaşamayı ve iletişim kurmayı başardığımız ölçüde daha anlamlı oluyor. Kendi önyargılarımızla kendi başımıza yaşamaya çalıştığımızda ise bir Medeniyetsizlik Cehennemine dönüşüyor. O cehennem ki; eninde sonunda orada her medeniyetsiz bir kor ateşte yanacak. Yaş ve okumuşluk düzeyi ne olursa olsun acilen kendini fark etmek ve değişim için çeki düzen vermek gerekiyor. Yaşam çevrenin farkında ol; canlı yaşama değer ver; insanlara sevgi, saygı ve ilgi göster!

İyilik yapan neden kendi içinde güçlü olmalıdır? Bu sorunun çok da zor olmayan bir cevabı var. 18’inci yüzyılın Fransız yazarı Étienne Pivert de Senancour şunları söylüyor: “Zayıf olduğundan dolayı iyilik yapanlar, bir başka durumda kötülük de yapabilirler.” İnsan kendini bilmeli.

Kötü ruh, dipsiz bir kuyuya benzer. Kötülüğü ruhuna tohum olarak eken kişinin düşeceği bu dipsiz kuyudan kurtulması hiç de kolay değildir. Bu nedenledir ki; başkalarına kötülük yapmayı alışkanlık haline getirmiş kişi, aynı zamanda kendi düşeceği dipsiz kuyuyu da kazmaktadır.

Her birimizin yaşamında yollar ve kapılar var. Az önce yaşamla ölüm arasındaki kapıdan söz etmiştim. Bu bağlamda iyilikle kötülük arasındaki kapıyı da hatırlayabiliriz. Bu kapıyı açıp da yüzünü kötülükten yana dönenin, geriye dönüşü zordur. Birkaç adım atıldığında ise kötülüğün dünyası bir amansız canavar gibi kişiyi yutmaya hazırdır. Kötülük kapısı aralanamaz; aralıktan göz ucuyla bakılmak istediğinde bile –bir daha kapanmaksızın– sonuna kadar açılma ihtimalini içinde taşır.

İnsanlar makamla yükselmez. Eğer kişi, bir makamın kendisini yücelttiği fikrinde ise onda bir olumsuzluk, eksiklik, zafiyet var demektir. İnsanlar makamlara hizmet etmek için gelirler. Kişiler makamlarla yücelmez; makamlar kişilerin birikim, deneyim ve uygulamalarıyla değer kazanır. Bu bilince sahip bir insan, yaşamı süresince elde ettiği başarılar ve eriştiği makamlar nedeniyle şımarmaz. Elde ettikleri, onun yaşam karşısındaki ağırbaşlılığını da geliştirir. Aynı şekilde sosyal olarak kaybedilenler karşısında haksız ve adaletsiz biçimde başkalarını suçlamaya ve karalamaya; hatta gereksiz başkaldırmalara yönelmez.

Kötü ruh, dipsiz bir kuyuya benzer. Kötülüğü ruhuna tohum olarak eken kişinin düşeceği bu dipsiz kuyudan kurtulması hiç de kolay değildir. Bu nedenledir ki; başkalarına kötülük yapmayı alışkanlık haline getirmiş kişi, aynı zamanda kendi düşeceği dipsiz kuyuyu da kazmaktadır.

Herkesin olduğu gibi benim yaşamımda da iyi ve kötü insanlar oldu; yaşadığım sürece olmaya da devam edecek. Ama kötülük karşısında tarafsız kalmanın mümkün olmadığına inanıyorum. ‘Kötü ruh’ kabul ettiğimi, dilim affetse kalbim affetmiyor; aklım affetse gönül dünyam affetmiyor. Ama gene de o sonsuzluğa açılan kapıdan geçip giden ‘kötü ruh’ için –benim için zor da olsa– kendi dünyamın sözcükleriyle “İyi bilirdim” demeye çalışıyorum.