Bir Japon sanatını anlatıyordu bir dostum.
Kırılan seramikleri çöpe atmıyorlarmış. Parçaları özenle bir araya getirip çatlaklarını altınla dolduruyorlarmış.
İlk duyduğumda şaşırmıştım.
Biz kırılan şeyleri saklamaya ya da hemen atmaya çalışırken, onlar kırılan yerleri görünür kılıyordu.
Sonra düşündüm.
Hayatımız boyunca ne çok çatlağımız oluyor...
Hayal kırıklıkları, kayıplar, yanlış kararlar, yarım kalmış hayaller, içimize attığımız cümleler...
Çoğu zaman bunları gizlemeye çalışıyoruz. Güçlü görünmek istiyoruz. Eksiksiz görünmek istiyoruz. Sanki hayat bize hiç dokunmamış gibi davranıyoruz.
Oysa hayat, dokunmadan geçmiyor.
Kimi zaman bir vedada, kimi zaman bir başarısızlıkta, kimi zaman da hiç beklemediğimiz bir anda ince bir çatlak bırakıyor içimizde.
Ve yıllar boyunca o çatlakları kusur sanıyoruz.
Belki de yanıldığımız yer tam burası.
Çünkü insanın hikâyesi sadece başarılarından oluşmuyor. Bizi biz yapan şey biraz da düştüğümüz yerler, vazgeçtiklerimiz, yeniden başladıklarımız ve ayağa kalkarken öğrendiklerimiz.
Bazı insanlar vardır; ilk bakışta dikkat çekmezler. Ama yanlarında biraz vakit geçirince içlerinden yayılan bir ışık hissedersiniz.
O ışık kusursuzluktan gelmez.
Yaşanmışlıktan gelir.
Kırılmış ama dağılmamış olmaktan gelir.
Yeniden toparlanabilmiş olmaktan gelir.
Belki de önemli olan hiç kırılmamak değildir.
Belki de önemli olan, kırıldığımız yerleri inkâr etmeden yaşamaya devam edebilmektir.
Tıpkı altınla onarılan bir seramik gibi...
Eksiklerini saklamadan.
İzlerini örtmeden.
Kırıldığı yerlerden utanmadan.
Belki de ışık kusursuz olanlardan değil, hayatın içinden geçenlerden sızıyordur.
Çünkü bazı çatlaklar kapanmak için değil, ışığa yol vermek için vardır.
Çatlaklarınızdan ışık sızsın...
Sevgilerimle.
