Eskişehir, çok uzun süredir, huzurlu ve yaşanabilir bir şehir olarak anılıyor. Ve genel bir tanım da yapıyoruz…
-İnsanlar gece sokaklarda rahatça yürüyor, komşusuna güveniyor, çocuklarını gönül rahatlığıyla dışarı gönderebiliyor.
Gazetemizin dün manşetinde yer alan “Şiddet artık kapımızda” haberinden sonra “bu güven duygusunu sorgulamak zorunda” olduğumuzu düşünüyorum…
Genç meslektaşım Cansu Tunç, son 20 günde yaşanan olayları derleyip toplayıp kamuoyunun dikkatine sunuyor…
Ekim ayının ilk 20 gününde 15 asayiş olayı yaşanıyor! Bıçaklı kavgalar, silahlı saldırılar, ölümle sonuçlanan tartışmalar, gençlerin karıştığı olaylar, şüpheli ölümler ve kadına yönelik şiddet…
Bir insanın hayatı, kimi zaman bir tartışmanın, bir öfke anının, bir anlık kontrol kaybının ardından sona eriyor. Sadece sokakta yaşanan kavgalar değil anlatmak istediğim! Aile içinde, arkadaşlar arasında, en sıradan anlaşmazlıklarda bile şiddete başvuruluyor.
Şu sorunun yanıtını hep birlikte vermemiz gerekiyor…
-Ne oldu da birbirimize bu kadar kolay kıyar hale geldik?
Elbette her şiddet olayının kendine özgü bir nedeni var. Hiçbir cinayeti, hiçbir saldırıyı yalnızca ekonomik koşullarla açıklayamayız. Ancak yaşananları birbirinden bağımsız olaylar olarak görmek de büyük bir yanılgı olur.
Toplumun ruh hali değişiyor.
Bir ay boyunca çalışan, emeğinin karşılığını alan ama ay sonunu getiremeyen insanlar var. Kiralar, faturalar, gıda fiyatları ve borçlar, ailelerin üzerindeki baskıyı artırıyor. İnsanlar geleceğe ilişkin umutlarını da kaybediyor.
Ekonomik sıkıntı, insanın sabrını ve ruhsal dayanıklılığını zorlayabilir. İşsizlik, borç, gelecek kaygısı ve sürekli geçim mücadelesi, öfkenin daha kolay açığa çıkmasına zemin hazırlar!
Şu soruyu sorabilirsiniz?
-İyi de yoksulluk şiddetin bahanesi olamaz. Geçim sıkıntısı yaşayan milyonlarca insan, bütün zorluklara rağmen dürüstçe hayatını sürdürüyor. Şiddet uygulayanın sorumluluğu ortadan kalkar mı?
Bu halkı bir soru! Ancak, ekonomik düzenin insanları ne kadar sıkıştırdığını, toplumsal huzurun bundan nasıl etkilendiğini de görmezden gelemeyiz. Enflasyon yalnızca cebimizden eksilen paranın adı değildir. Sürekli artan fiyatlar, emeğin değersizleşmesi ve yarına ilişkin belirsizlik, insanın hayatla kurduğu ilişkiyi de zedeliyor.
Bir toplumda geçim derdi büyürse, güven, dayanışma ve umut küçülür! Artık orada yalnızca ekonomik değil, toplumsal bir sorun da vardır.
-Ahlaki çürüme, paranın peşinden koşmakla başlıyor! Bunu hepimiz biliyoruz. Bir başka tehlike de kolay yoldan para kazanma arzusunun giderek normalleşmesi…
Emek vermeden kazanmak, başkasının hakkını gözetmeden yükselmek, kısa yoldan zengin olmayı hayatın temel amacı haline getirmek…
İşte bunlar şiddeti arttıran, intihara yol açan en temel nedenler!
Elbette enflasyon doğrudan ahlaksızlık üretmez. Ancak ekonomik belirsizlik, fırsatçılığın ve çaresizlikten yararlanan kişilerin önünü açabilir. Denetimsizlik, adaletsizlik ve cezasızlık algısı da insanların doğruyla yanlış arasındaki sınırı daraltır! Yanlış, doğru hale gelebilir ve toplumda karşılık bulur!
Şu süreçte sanırım tam olarak da bunu yaşıyoruz!
GÜVENLİK SADECE POLİSLE SAĞLANMAZ
Sokaklarda güvenliğin sağlanması, suç işleyenlerin yakalanması ve adaletin zamanında tecelli etmesi devletin temel sorumlulukları arasındadır.
Ancak polisin çabası ve görevi bir yere kadar! Üstelik Eskişehir polisi de bu konuda son derece iyi çalışıyor. Bir örnek verecek olursam, okul önlerinde sivil polislerin görev yapmasını zamanında müdahale etmesini konuştuğum veliler takdirle karşılıyor.
Fakat güvenlik, yalnızca polis sayısını artırmakla sağlanamaz. Polisiye tedbirlerle çözülmesi de mümkün değil!
İnsanların kendini güvende hissettiği bir toplum kurmak için adalete, ekonomik istikrara, güçlü aile ilişkilerine, sağlıklı sosyal çevrelere ve gençlere umut veren bir geleceğe de ihtiyacımız var.
Polisiye tedbirler en sonda!
Şiddeti önlemek, suç işlendikten sonra müdahale etmekten çok daha fazlasıdır. Şiddete zemin hazırlayan koşulları ortadan kaldırmak gerekir.
Bakın!
Bir zamanlar huzuruyla övündüğümüz Eskişehir’de bir de bakmışsınız ki “yarın çocuklarımızın güvenle yaşayacağına ne kadar inanıyoruz?” sorusu dilimizin ucuna yerleşmiş…
Gazetemizin manşetinde olduğu gibi “Şiddet kapımıza dayandı” Artık kapıyı kapatıp görmezden gelemeyiz! Bu gidişatı durdurmak için hepimizin sorumluluk olması gerekiyor.