Modernleşmeden başlayarak ile birlikte ilişki ve iletişim kurmanın doğallığını yitirdik. Mekânlar, insan ölçeğinin ötesine büyüdü; fiziksel mesafeler arttı. İlişki ve iletişim kurabilmek için yeni kanallar ve araçlar gerekti. Yüz yüze iletişimin yarattığı beden dili imkânını kaybettik. Aynı sitede veya apartmanda ikamet edip, birbirimizden haberdar olamıyoruz. Yaşamın pek çok alanıyla birlikte ilişki ve iletişimde de sanallaşma dönemine geçtik. Kent mekânı bizi boğacak hale geldiğinde, insanlarla yüz yüze iletişim imkânını yitirdiğimizde ve kalabalık bir dünyada yalnızlığın acısını duyduğumuzda, ilişkinin ve iletişiminin önemini tekrar hatırladık.

Yaşamımızın çok önemli bir bölümü, diğer insanlarla iletişim halinde geçiyor. Yüz yüze olmasak bile iletişim araçlarını kullanarak söylüyor ya da yazıyoruz. Başka insanlarla iletişim biçimimiz, adeta fiziksel bir parçamız gibi. Nasıl iletişim kurduğumuza ve ilişkilerimizin ayrıntılarına dikkat etmediğimizde, yaptığımız hatalar da bizimle birlikte yürüyüp gidiyor. Hatta pek çok durumda yanlışlarımızı büyütürken, kendi ilişki dünyamızı daraltıyoruz.

Her kişisel gelişim kitabının bir bölümü, insanın kendisini ifade edebilmesine ayrılmıştır. Çoğu zaman ifade ihtiyacının tatmini doğru bir davranıştır; ama işi, kendini başkalarına zorla kabul ettirme noktasına gelindiğinde bir başka yanlışa savrulmuş olunur.

Doğru bir tez; ancak doğru zamanda, doğru mekânda ve doğru ölçüde ortaya konduğunda doğru sonuçlarıoluşturur. Bir başka deyişle; konunun gündeme geldiği ortamın ve orada bulunan insanların durumlarını gözden kaçırmamak gerekir. Ayrıca size doğru görünen bir tezin, herkes için doğru olduğunu kim iddia edebilir? Sizin doğrunuzun, herkesin doğrusu olması asla gerekmez. Bunu, maddiyattan maneviyata ya da fizikselden soyut olana kadar yaşamın hemen her alanı için söyleyebiliriz.

Ortamda bulunan herkesi ilgilendiren bir tezi ortaya koymak ve bunu kabul etmelerini beklemek, insanların değişimini talep etmek demektir. Hâlbuki değişik karakter, ruh ve algı özelliklerine sahip insanlarla birlikte yaşıyoruz. Herkes, ‘doğru’ olduğunu iddia ettiğimiz konuyu bizim gibi algılamak zorunda değildir. Hele bireyleri veya toplumu ilgilendiren bir konudan söz ediyorsak, zorluk birkaç kez daha artar. Bu nedenle bir tezi öne sürmek ve kabul ettirmek istiyorsanız, öncelikle kendinizin ‘doğru’ bir yaklaşım içinde olup olmadığınızı ve doğru bir yöntem kullanıp kullanmadığınızı sorgulamalısınız.

Asla teziniz karşısında geliştirilen eleştirileri veya karşı düşünceleri ‘aptallık’ olarak algılamayın. Örneğin ortada bir iletişim-ilişki grubu varsa, burada herkesin görüşleri en az diğer insanlarınki kadar değerlidir. Siz başkalarının düşüncelerini aptalca veya değersiz buluyorsanız, başkaları da sizin için öyle düşünüyor olabilir. Hiç kimse, aptal olarak algılanmak istemez, değil mi? Karşınızdaki insanın ne düşündüğüne değer vermeli ve onu dinleyebilmelisiniz. Geçmişte bazı başarılara imza atmış olmanız ya da kendinizi başarılı bir birey olarak algılıyor olmanız, diğer insanların düşünce ve yaklaşımlarına saygı göstermemenizi gerektirmez. Başarıyı hak ettiği noktaya yükselten özellikler arasında saygı, hoşgörü, empati ve nezaketin seçkin yerleri vardır.

İnsanların bizi anlamadığını düşündüğümüz zamanlar olur. Eğer kendimizi haklı bulmak gibi bir takıntımız varsa, insanları bizim haklı olduğumuza inandırmaya çalışırız. Hukukumuzu korumak ve savunmak hiç kuşkusuz doğrudur; ama hikâyenin tümü bundan ibaret değildir. Kendimizi haklı bulmaktan daha fazla, karşımızdaki insanın kendisini haklı görmesinin nedenlerini açığa çıkarmaya çalışmamız gerekir. Belki de o kişinin haklı olduğu noktaları görmekte başarılı olamıyoruz. Bu görüş zorluğunda, kişisel çıkarlarımızı fazlasıyla abartıyor da olabiliriz.

Hiç kuşkusuz; kişinin bireysel özellikleri, becerileri, yetenekleri ve yetkinlikleri önemli ve değerlidir. Ama türü ne olursa olsun; daha değerli, anlamlı ve önemli olan, bireysel olanı bir ilişkinin potasında eritebilmektir. İki, birden farklıdır ve ikinin birden daha değerli olması beklenir.