Bu çağda kentlerin yaşadığı en büyük değişim görüntülerinden birinin aynılaşma olduğunu söyleyebiliriz. Küreselleşme, ticarileşme ve kütlesel iletişim sayesinde kentsel yerleşimler kültürel ve coğrafi yönden aynılaşmanın etkisinde kalıyorlar. Yerel anlam ve özelliklerin kaybolduğu bu süreci mekânsızlaşma olarak isimlendirebiliriz. Bu olguyu en açık biçimde ortaya koyan kentsel artifakt örnekleri arasında alışveriş merkezleri ilk sırada yer alıyor. Perakende ticaret dışında turizme yönelik konaklama ve eğlence mekânları da aynılaşma, dolayısıyla mekânsızlaşma sürecini oluşturan unsurlar arasında yer alıyor. Turizmin küresel ölçekte bir ekonomik kaynak olarak yükselişi ile birlikte mekânsızlaşma sürecinin neredeyse dünyanın tüm kentlerini ve daha küçük yerleşimlerini etkisi altına aldığını görüyoruz.
Kentler arası seyahat yapanlar, bu yerleşimlerin giderek daha fazla birbirine benzediğine şaşırarak tanık oluyorlar. Aynı kent mobilyalarını, havuzları, heykelleri veya anıtları –ulusal, bölgesel veya yerel kültürden bağımsız olarak- dünyanın herhangi bir noktasında görmek mümkün hale geldi. Farklı kentsel mekân düzenlemeleri veya kent kozmetikleri arasındaki fark, daha çok özgün olan ile kopya ve banal olan arasında estetik ve kültürel değerler açısından ayırt edilebiliyor.
Mekân düzenlemenin ilkesi, orayı kişisel veya sosyal yaşamın devamı olarak tasarlamak ve kurgulamaktır. Yaşam bir mekândan başkasına doğru akar; bu sırada özgünlüğünü, yerelliğini ve farklılığını korur. Mekânsızlaşma olgusu ile birlikte bu sürekliliğin ve doğa akışın kırıldığını görüyoruz. Örneğin bir alışveriş merkezinin dışı ile içi arasında –dev gibi bir fiziksel kütle görünümünü dikkate almazsak- giriş kapısı ile ayrılmış iki farklı dünya bulunduğunu görüyoruz.
Alışveriş merkezleri gibi yapılara turizm açısından baktığımızda bir anlamlı gerekçe bulabiliriz. Kente dışarıdan gelen bir yabancı, nerede neyi bulacağını bildiği ‘anonim’ bir mekânda kendisini rahat hissedebilir. Alışveriş merkezi turist açısından bir ortak değeri ve anlayışı temsil edebilir. Ama böyle bir merkezin yaptığı sadece turiste alışılmış ve duygusal olarak kavranması rahat bir ortam sunmaktan ibaret değildir. Bu mekân, alışveriş ötesinde yeme-içme, sosyalleşme ve eğlence gibi başka yaşamsal unsurlar da sunar. Bu yönüyle bir toplam kültürel aynılaşma yönelimi yaratır. Kentte yaşayanlar açısından da bir ‘imkân’ haline dönüşen alışveriş merkezi, zamanla bunu aşarak bir yaşam tarzının başlatılmasına yol açar. Geleneksel çarşının yerini alır, insanın insanla etkileşimini standardize eder, sosyal etkileşimi tek düze hale getirir.
Bir alışveriş merkezi, sonuç olarak bir özel girişimdir. Buradaki iş ilişkileri, doğal olarak para kazanmak üzerine kurgulanmıştır. Merkezin yönetimi ise yapı içerisindeki sistemi kurar ve yönetir. Yasal mevzuata aykırı olmadığı sürece merkez içinde neyin yapılıp yapılmayacağı tamamen merkez yöneticisi olan şirketin tasarrufundadır. Bu yönetim anlayışının temel unsuru, merkezde bulunan girişimcilerin ve kendisinin kazanç elde etmesidir. Dolayısıyla yerel kültürü, alışkanlıkları ve yaşam tarzını nasıl etkiledikleri pek de umurunda olmaz. Hâlbuki bu tür mekânların etkisi, sadece o merkezin sınırları içinde kalmaz. Orada edinilen yaşam kültürü dışarıya taşınır. Bu da yabancılaşmanın, kültürsüzleşmenin ve mekânsızlamanın altındaki yeni anlayışın kentin başka noktalarına, evlere, iş yerlerine, okullara veya diğer sosyal mekânlara taşınması anlamına gelir.
Yukarıda özetlenen çerçevede bir alışveriş merkezi, aslında bir perakende ticaret mekânı olmaktan çok daha büyük, farklı ve yaygın etkileri olan bir ‘şeydir’. Bu tür yeni kentsel mekânlar geleceğin, yerel kültürün ve geleneğin nasıl olup da kentli yurttaşların parmakları arasından kayıp gittiğinin seçkin örnekleri arasındadır.