Öfke, kıskançlık, sevgi, aidiyet ihtiyacı, güç tutkusu, merhamet...

İnsanlık tarihi biraz da bu duyguların tarihidir.

100 bin yıl önce de atalarımız öfkeleniyordu. Kabilelerinden dışlanmaktan korkuyorlardı. Lider olmak istiyorlardı. Kendilerine ait olanı kaybetmemek için mücadele ediyorlardı. Sevdiklerini koruyor, rakiplerini tehdit olarak görüyorlardı.

Aradan binlerce yıl geçti.

Mızrakların yerini mikrofonlar, mağaraların yerini genel merkezler, kabilelerin yerini siyasi partiler aldı.

Ama beynimizin önemli bir bölümü hala aynı çalışıyor.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun mahkeme kararıyla yeniden genel başkan yapılmasını sadece hukuk ya da siyaset açısından bakmamalıyız…

Bir soru…

-İnsan neden bırakamaz? Neden "artık yeter" demek bu kadar zordur?

Çünkü insan beyni, sahip olduğu şeyi kaybetmeyi kazanmaktan daha büyük bir tehdit olarak algılar.

Psikolojide bunun bir adı var:

-Kayıptan kaçınma!

Bir makamı sadece makam olarak değerlendirmeyin. Yıllarca verilen emeğin, kurulan ilişkilerin, kazanılan saygınlığın ve kişinin kimliğinin bir parçası haline gelir.

O koltuktan kalkmak bazen yalnızca bir görev değişikliği değildir. Bazen insanın kendi kimliğinin değişmesidir.

İşte tam bu noktada ilkel mirasımız devreye girer. Kabile reisinin liderliği bırakması da zordu.

Çünkü liderlik yalnızca yönetmek değildi, hayatta kalmanın garantisiydi.

Güçtü, güvenlikti. Statüydü, yaşam demekti.

Bugün ölüm korkusu yaşamıyoruz belki ama beynimiz aynı biyolojik kodlarla çalışmaya devam ediyor. Koltuğu bırakmak, beynin derinlerinde "gücü kaybetmek" olarak okunabiliyor.

Bu yalnızca Kemal Kılıçdaroğlu'na özgü değildir.

Dünyanın her yerinde siyasetçiler, şirket yöneticileri, sendika başkanları, dernek liderleri ve hatta aile büyükleri bile zaman zaman aynı refleksi gösterebilir.

Konu, insanın doğasıdır.

…/…

Ancak insanı diğer canlılardan ayıran özellik de burada ortaya çıkar!

İçgüdülerimizi taşımamız değil, onları yönetebilmemiz önemlidir!

Bir liderin büyüklüğü yalnızca seçim kazanmasıyla değil, zamanı geldiğinde görevi devredebilmesiyle de anlaşılır.

Çünkü kurumlar kişilerden uzun yaşar. Partiler liderlerden büyüktür. Demokrasi ise hiçbir koltuğun vazgeçilmez olmadığı fikri üzerine kuruludur.

Medeniyetin tanımını “biyolojimizin üzerine inşa ettiğimiz fren sistemi” olarak değerlendirebiliriz…

Hukuk bunun içindir. Ahlak bunun içindir. Demokrasi bunun içindir. Görev süresi sınırlamaları bunun içindir. Seçimler bunun içindir.

Yani ilkel beynimizin "bırakma" diyen sesine karşı aklımızı kullanabilelim diye.

Peki bu miras bizi ilkel mi yapar?

Elbette hayır!

Bizi ilkel yapan, o duygulara sahip olmamız değildir. Bizi ilkel yapan; öfkemizi aklın önüne koymamız, aidiyetimizi adaletin yerine geçirmemiz, güç tutkusunu kurumların üstünde görmemizdir…

İnsan olmak, bu duyguları taşımaktır. Ama uygar insan olmak bu duygularımıza karşı koyabilmektir…

Büyükşehir Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen, Kılıçaroğlu için ne demişti:

- Kemal Kılıçdaroğlu'nun son günlerdeki tutumu, kendisinin siyasi hırslarının, maalesef aklının çok üstünde olduğu gerçeğini, çok geç de olsa, ortaya koymuştur.

CHP yol ayrımında!

Uygarlık ya da ilkellik!