Bazen yazı yazmaya oturursun, ilham gelmez. Ama akla kahve gelir. Kahve gelince bir şimşek çakar, cümle gelir. Cümle gelince hisler bir bir sıraya girer.

Yazmak öyle romantik filmlerdeki gibi cam kenarında uçuşan perde değildir her zaman. Bazen dağınık bir masa, yarım kalmış bir cümle ve "Bu da ne şimdi?” diye boş boş bakılan bir paragraftır. Ama tam da orada başlar sihir. Çünkü kelimeler güçlüdür. Söyleyemediklerimizi söyler, sustuklarımızı bağırır, içimizdeki çocuğu da yetişkini de aynı satırda buluşturur.

Bir gazeteci içinse yazmak; sadece kelimeleri yan yana dizmek değil, gerçeği aramak, görünmeyeni görünür kılmak, konuşamayanın dili,
susanın çığlığı olmaktır. Görmekle yetinmeyip bir şeyleri kalbinde hissettiğin an yazarsın zaten. Yazılan her cümle, bir algı yaratır, bir düşünceyi besler, bazen de bir hayatı değiştirir. Bu yüzden yazmak; cesaret ister, vicdan ister, en çok da dürüstlük ister bizim meslekte.

Yazarken ilham dediğimiz şey çoğu zaman beklenen bir misafir değil, çalışırken kapıyı çalan sürpriz bir yolcudur. Masa başında saatlerce otururken bir anda gelir ve kelimeler, zihninizden kağıda akmaya başlar. O an anlarsınız ki yazmak, sadece aklın değil, kalbin de işidir biraz. Bugün dijital çağda herkes yazıyor. Ama herkes anlatamıyor. Çünkü yazmak; sadece cümle kurmak değil, okuyanın yüreğine dokunabilmektir. Bir yazı, eğer okuyanı durdurup düşündürüyorsa, işte o zaman amacına ulaşmış demektir.

Kısacası yazmak; bir meslekten öte, bir iz bırakma biçimidir. Kimi satırlar unutulur, kimi satırlar ise yıllar sonra bile birilerinin hayatına, yüreğine dokunur. Boşuna dememişler söz uçar, yazı kalır diye. Çünkü yazılan hiçbir şey gerçekten kaybolmaz.