14 Nisan 2019 Pazar 912 Okunma

Yazar Mustafa Uysal ile bir sohbet gerçekleştirdik.“Türk hikâyeciliği gayet güzel bir noktada”

MUSTAFA UYSAL ÖZGEÇMİŞİ


1975 yılında Tavşanlı'ya bağlı Kadıköy'de doğdu. İlkokulu çiçeklerin üzerinde okudu. Orta ve liseyi Tavşanlı'da İmam Hatip Lisesinde tamamladı. Daha sonra radyoda konuşmaya başladı. Evlilik, askerlik derken arada sosyoloji okudu. Hiç terk etmediği kitaplarla yaşadı. Gazetelerde yazdı, bir sürü batık dergiye ortaklık ve sahiplik yaptı, hikâye kitapları oldu, üç çocuk yazıldı hanesine, soru işaretleri öğrettiği geçici öğretmenlik denemeleri oldu... Hayat akıyor velhasılı...


Sohbet:


 


Mustafa Bey, ilkokul anılarınızda şöyle diyorsunuz: ‘’ Kitap okumayı seçtim.’’  Okumayı bir disiplin içerisinde, hayatınızın önem sıralamasına sokarak yaptığınızı bilenlerdenim. Öncelikle bu okuma bahsini konuşalım. Niçin ve nasıl bir okuma gerçekleştirdiniz? Yetiştiğiniz kültürel ortam, edebi kişiliğiniz oluşumundaki ana kaynaklar konusunda neler söylersiniz?

Beş sınıfın bir arada olduğu bir ilkokulda okudum. Fasulyelerle çizdiğimiz harf şekillerinin yan yana geldiklerinde işaret ettiği yeni anlamları keşfetmeye başladığımda bu işin sihirli bir şey olduğunun farkına vardım belki. Belki de başka ihtimal yoktu okumaktan gayrı. Kültürel bir çölün ortasında tek vahaydı kitaplar. Sayısı 200'ü bulmayan bir kitaplıkta aradığım şeyi bulmuştum. Sonraları aradığım şeylerin listesini yapayı öğrendim. Kitap, hayatımda böylece kökleşmiş olabilir.
Niçin ve nasıl okuduğuma gelince... Gerçek üstü bir dünyayı gerçek üstü bir imkânla (yazı) kolayca elde edebileceğimi öğrenmiştim. Sorularıma cevaplar bulabileceğimi öğrenmiştim. Yanı başımda bir bilge taşıyabileceğimi öğrenmiştim. Bu keşif beni başka bir dünyaya taşıdı. Orada bana benzeyen başka insanlarla tanıştım. Niçin okumalıyım sorusunu kendime hiç sormadım fakat niçin okuduğumun farkına vardım. Daha fazla bilmek değildi gayem. Daha fazla insan olmaktı. Zihnimin beni insan yaptığını anladım. O yüzden daha fazla okumaya çalıştım. Sonra dünyadaki bütün kitapları okuyamayacağım gerçeği ile yüzleştim. Meraklarım, kültürel ortamım, ihtiyaçlarım, hedeflerim doğrultusunda seçmeye başladım. Her yerde okunabileceğine inandırdım kendimi. En sessiz yer ve en gürültülü yer arasında ayrım yapmadan hem de...
Edebi kişiliğim konusunda emin değilim fakat yazma maceramın ana ekseninde toprak yollarda kendimi bildim bileli birlikte yürüdüğümüz dedem vardır. Bir de ilk sevdalar işte, bilirsiniz... İlk yürek çarpıntıları... Sonraları tanıdığım edebiyatçılar, iz bırakan dev şahsiyetler, öğretmenlerim, baktığım gökyüzü... Küçük bir şehirde sessizce izleyebildiğim her şey beni inşa etmiştir diyebilirim.

Okumadan yazmaya nasıl geçtiniz? Sizi yazmaya götüren sebepler nelerdir? Yazma konusuna nasıl bakıyorsunuz? Ruhsal bir tatmin mi? İnsanları aydınlatma görevi mi?
Okudukça, okuduğunuz şeyleri birilerinin de bilmesi gerektiğini düşünüyorsunuz. Bunları sadece kendiniz için okumuş olamazsınız. Fakat anlatamıyorsunuz. Bu büyük sıkıntı oluyor. Bir şey görüyorsunuz ve bunu başkalarının da görmesini istiyorsunuz, fotoğrafını çekiyorsunuz. Onlar da görsün bunu istiyorsunuz. Sizin gördüğünüz gibi görsünler ama. Sizin hissettiğiniz gibi... Okurken şunun da farkına varıyorsunuz ki, evet buna benzer şeylerim var benim de anlatacağım ben de anlatabilirim. Ben de yazabilirim. İlk defa bağımsız anlamda yazdığım şeyi net hatırlıyorum. Yani, okuldan verilmiş bir ödev, sipariş üzerine yazılmış bir şeyi kastediyorum. Bahar başındaydı. Dut ağacının dallarını uzattığı pencereyi açtım ve orada oturuyordum. Bahçedeki çiçekleri ve üzerlerindeki kelebekleri gördüm. Bunlar bende garip bir his oluşturdu. İşte o gün bunlara dair bir şiir yazdığımı dün gibi hatırlıyorum. Çok güzeldi. O şiiri ne yaptım bilmiyorum. Sadece o anı hatırlıyorum. Sonrası biraz daha geçmesi gerekiyordu. Lise yıllarımda şiirin imkânlarını iyice fark edince devam ettim. Fakat şiirin yetmediği şeyleri mektuplarla ve hikâyelerle anlatmaya başladım. Yazdığım şeylerin bazıları ödül falan da aldı. Çocukluk işte. Bilincimi tatmin etmeyen hiçbir şeyi yazmak istemem. İçimdeki şeyi dökemediğimi düşündüğüm şeyleri silmek eğilimindeyim. Ben her insanın müjdeci ve uyarıcı görevi ile yaratıldığını düşünürüm. Büyük bir iddia olabilir fakat evet, yazmaktaki gayelerden birisi de bu olmalıdır. Bunu yapıyorum. Başarılı olup olmadığı meselesi ayrı tabi. Her iki şey de yazı serüvenin devam etmesinde etkili oluyor.
Mustafa Bey, üç hikâye kitabınız yayımlandı. Bunlar;  Elma Kokulu Ev (2003), Susuz Bıraktım Seni (2006), Rüya Kayıtları (2018). Kitaplarınız hakkında bilgi verir misiniz? Hikâyelerinizin konularını nasıl seçiyorsunuz? Nasıl bir ortamda yazıyorsunuz?
Bu kitaplardaki hikâyeler aslında bir kitap çalışması için yazılmadı. Elbette sonu oraya varacaktı fakat o hedefle yazmamıştım. Gazetelerde bir sürü yazar vardır. Çok erken yaşlarda bunu yapabileceğimi düşünmüştüm. Siyasi, günlük problemlerin olduğu şeyler yazmak istemedim. Kısa hikâyeler insanların ilgisi ve günlük ferahlığı için güzel olabilirdi. Böylece başladım. İnsanların yaşadıkları ve her gün geçtikleri yerlerden yazdım. Hikâyeler onların bildikleri yerleri ve insanları anlatıyordu. Üslup ve biçim ilgisini çekti insanların. Öyle devam ettim yazmaya. Daha önceki yıllarda da yazıyordum fakat onlar ilk adımlardı ve çok cılız kalıyorlardı. Gazetede insanların değerlendirmesine açılınca daha ciddiye bindi iş. İnsanlar okuyorlardı ve ertesi günü dönüş alabiliyordum. Bu işi daha ciddi yapmama sebep oldu. Hem kendim rahatlıyordum anlatarak hem de insanlara da geçmesini sağlıyordum bu duyguların. Konular sadece yaşadığım yerlerden değil elbette. Bazen geçmişten bir iz, bazen bir hayalin yazıya hikâye biçiminde dökülmesi, bazen bir acının hikayenin içine boca edilmesi, bazen bir rüyanın hikaye formunda canlanması... Konu beni buluyordu belki de. Garip bir şey bu. Okumalarımı yapabildiğim her ortamda yazabilirim de. Bir yazı makinesine ihtiyaç olmaz çoklukla. Yine de elbette bir kahvehane ortamında uzun bir yazma süreci zor oluyor. İlk notlarımı oralarda alıp hemen evde yazmaya devam ettiğim de olur. Elbette gece yazmak çok daha güzel oluyor. Gece yazdıklarım bana da huzur veriyor. Diğer yer ve zamanlar tedirgin oluyorum. Tedirginliğim şu: Ya atladığım bir yer olursa?
Kitaplar kısa hikâyelerden oluşuyor. Rüya Kayıtları biraz farklı. Nehir öykü dedikleri birbirini takip eden ve fakat birbirinden bağımsız da olabilen türde hikâyeler. Rüya Kayıtları aynı zamanda farklı bir deneme. Varlık âleminin dışında, gerçekliğin bir yerinde ama bir türlü elle tutulamayan şeylere dair.

Mustafa Bey, eskiler; ‘’üslûbu beyan ayniyle insandır.’’ derler. Sizin hoşgörülü, sevecen kişiliğinizin üslûbunuza yansıdığını görmekteyiz. Ötekileştirmeyen, suçlamayan, kucaklayıcı bir üslûp…  Yer, zaman, olay, kişilerle dil ve anlatımınızda, serim, düğüm ve çözüm bölümlerinizde farklı bir hikâyeciliğin müjdesini görmekteyiz. Türk hikâyeciliğine yeni bir anlayış, yeni bir soluk, yeni bir şiirsellik getirmektesiniz. Bir hikâye yazarı olarak ulaşmak istediğiniz hedefler nelerdir? 
Tanımlamanız için teşekkür ederim. Umarım buna layık olabilirim. Çok fazla hedefim yok aslında. Anlatmaya devam etmek istiyorum. Daha çok anlatmak istiyorum. Güzel şeyleri güzel anlatmak istiyorum. Çirkin şeyleri de güzel anlatmak istiyorum. Uzunca bir hikâyenin eşiğinde duruyorum çoktandır. Bir distopya veya ütopya... Bilemiyorum. Bu tür eserler sadece alanlarında ilgi görüyor. Yine de anlatmak istediğim şeyler bu kapsamda olacağı için böyle olması gerektiğini düşünüyorum. Sosyolojinin imkânlarıyla tanıştığımdan beri anlatacağım hikayenin böyle olması gerektiğini düşünüyorum. Planları kurdum nereden başlayacağımı da kararlaştırdığım an yazmaya başlayacağım. Umarım içimdekini dışarı yansıtabilirim.

Türk hikâyeciliği hakkındaki düşünceleriniz nedir? Türk hikâyeciliği nerede duruyor?
Türk hikâyeciliği beni derinden etkiliyor. Kıyas yapabilecek kadar okuma yaptım. Türk hikâyeciliği gayet güzel bir noktada. Dünyadan bağımsız da sayılmaz. Eski haliyle kendine özgü tarafları vardı. Dünyanın iletişim imkânları ile birlikte diğer ülkelerdeki ile paralel seyrediyor sanki. Dünyadan kopuk değil ama bir adım önde de değil. Tam bilemiyorum fakat güzel bir yerde durduğunu ve umutla parladığını söyleyebilirim.

Yazarlık ve şairliğin yanı sıra, radyo programcılığı, sunuculuğu ve yönetmenliği de yapmaktasınız. Deyim yerindeyse, ‘’söze ve yazıya’’ yaslanmaktasınız. Söz ve yazı üzerine bir değerlendirmede bulunur musunuz?
Söz ve yazı insana mahsus olandır. Sözün ve yazının değeri bizim insan olma değerimizle doğru orantılı sanırım. Söz ve yazı benim hayatımda bir yere sahip fakat anlatım yolları elbette bu kadar değil. Benim ifade biçimlerim sadece. Söze veya yazıya yaslanmaktan başka çare bulamamış olduğumu düşünmüşümdür. Bu konuda cimrilik etmiyorum. Yani konuşuyorum, yazıyorum. Müsriflik de etmemeye çalışıyorum ki, bu çok kötü bir şey. Çok konuşmak ve çok fazla gereksiz yazmak da insanı düşürüyor. Orta yolu bulabilirsem daha çok mutlu olacağım. Sessizliği daha çok seviyorum fakat onun da fazlası zarar. Üstelik daha önce de bahsettiğim müjdeleme ve uyarma görevini de yapmamış hissediyorum sessizlik çok uzarsa. Susmamak lazım, çok konuşmamak da lazım. Dinleyen olursa konuşmak, okuyan olursa yazmak... Her ikisi de yoksa veya bütün bunları yapabilmek için biraz sessizliğe ihtiyaç var. Fransız bir papazın sözü geliyor aklıma: ‘’Okumak cennet, yazmak cehennem.’’ Bunu hiç unutmuyorum yazarken ve konuşurken.

Kısa hikâyelerinizden birini bizimle paylaşır mısınız?

ÇÖP/ATAN

    Bir sabah erkenden kalktın, yüzünü yıkayıp çıktın. Elini uzatıp da ağzına atacağın bir lokman yoktu. Sokaklar seni bekliyordu. Erken çıkman gerekiyordu, zira erken çıkmazsan aç kalabilirdin. Erken çıkmalıydın, köpekler bile uyanmadan. Karnını doyurmak için en erken sen çıkmalıydın. Hiç kimse senden önce davranmamalıydı. Yoksa aç kalırdın.
Kocan da bırakıp gitti, elâlemin eline bakmaktansa bu daha iyiydi değil mi? Yani elinden bir iş gelmez, başka bir iş de yapamazdın. Hele bu halinle, bu hırpani kılık, bu yıkılmış harap surat, o kirli eller, ya o, sümüklü üç çocuk? Bütün bunlarla seçme şansın yoktu. Elde yok avuçta yok. Yoka yok eklemekle, yoku yokla öğüterek ekmek yapan olmamış şimdiye kadar. Hısım akraban desen onlarda da yok ki sana yetebilseler. Onlarınki ancak kendilerine yetiyor yetmiyor, hır çıkarıyorlar ya çok zaman. Kendine yeten hatta sokakta kalmış kedi yavrularına bile yeten yüreğin var diye mi akrabalarında yürek aramak? Yanılıyordun.
Sen sokağa indiğinde hiç kimse inmemiş olmalıydı, hiç kimse olmamalı ve bir tek Allah'ın kulu seni böyle görmemeliydi. Çalışırken görülmemeliydin. Ki, görüldüğün günler oldu. Bir gün iş başındayken ihtiyarın biri sabah namazına gidiyordu Arif Ağa camiine. O gün ne olmuştu da geç kalmıştın bilmem ki? Zengin bir evin, zengin çöpüne bakıyordun hatta elini bile sokmuştun. O talihsiz an işte. İhtiyarın, sokaktan çıkıvermesi belki o günkü kaderindi. Utancından ne yapacağını şaşırmış öylece kalakalmıştın. Sonra öbür elindeki poşeti, sanki çöp atmaya gelmişsin de tiksinerek atıyormuşsun gibi davranmıştın. Bir poşet ekmeği... Ekmeği atar mıydın sen Hatice? Bir poşet dolusu ekmeği? Çöpten bulup çöpe gönderir miydin? Üç tane, sümüklü, donsuz, ayakkabısız velet, seni görünce ne yapacaksın bakalım? Gururunu atsan önlerine yerler mi çocukların? Yerleri mi gururunu?
Ne çok aç kalmışlığın ve ne çok iş kazan vardır senin öyle, ne çok gururun? Ve ne kadar çok aç kaldığın günler. Çocuklarına da mı acımamıştın? Erken kalkmayı ihmal etmezdin sen, bu günlerde bir hal oldu sana. Gururunu kahvaltı yerine koyamazsın. Erken kalkardın sen, işini erken yapardın. Zaten ne demiştir büyükler, "Erken kalkanın rızkı bol olur." Zannetme ki bu rızık değildir. Tövbe de, şükür et kız, şunun şurasında fakir şehirlerdeki meslektaşların neler çekiyorlar haberin var mı? Şükür et ki, zengin bir şehirde yaşıyorsun. Senin gibiler mesleğini en iyi Tavşanlı'da icra eder. Ya böyle zengin olmasaydı bu Tavşanlı dediğin, doyar mıydı üç bebe? Onlar zengin olacak, yiyemeyecek kadar hem de  öyle olacak