12 Mayıs 2019 Pazar 517 Okunma

“Eskişehir kültür ve sanatın ülkemizdeki başkenti” Şair ve Yazar Güngör Kibaroğlu ile bir sohbet gerçekleştirdik.

GÜNGÖR KİBAROĞLU  ÖZGEÇMİŞ
          Bilecik ili Söğüt ilçesinde 1956 yılında doğdu. İlk ve ortaokulu bu ilçede liseyi Bilecik Ertuğrulgazi Lisesinde tamamladı. 1980’de İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsünden Türkçe öğretmeni olarak mezun oldu. Bir süre öğretmenlik yaptıktan sonra özel sektörde çalıştı.
       2000 yılından bu yana eğitim camiasında öğretmen ve yönetici olarak çalışmaya devam ediyor.
          Sanat, onun başlıca tutkusudur. ‘’Bizi kurtarırsa sanat kurtarır.’’ der. Küçük yaşta resim ve edebiyatla ilgilenmeye başladı. Öğrenim hayatı boyunca şiir, kompozisyon gibi dallarda ödüller aldı. 
      2004’te Betik, 2014’te Kırık Sevdalar adlı şiir kitaplarını çıkardı.  Şiirleri birçok dergi ve gazetede yayımlandı. Ulusal düzeydeki yarışmalarda  mansiyon, ikincilik, birincilik gibi çeşitli ödüller kazandı.
         İnsan ve doğa sevgisi, bilerek bilmeyerek yapılan hatalar, yanlışlıklar yazılarının ana temasıdır. Onun şiir ve öyküleri yaşamın içindendir. Bir kısmı kurmaca olsa da çoğu yaşanmışlıkları içerir.
         Sade bir dil, kendine özgü bir anlatım şekli olan sanatçının son derece duygusal, bir o kadar da gerçekçi olduğunu söyleyebiliriz. Bu kitapta bir solukta okunabilecek kısa kısa öyküler yer almaktadır.
        Yanlışlıkları ortaya serme, yaşama ayna tutma onun özelliklerindendir. Bunları yaparken kucaklayıcı bir dil kullanır.
         Evli ve iki çocuk babası Güngör Kibaroğlu, Eskişehir’de yaşamaktadır.


 


Sohbet:


Güngör Bey, şiir ve öykü yazıyor. resim yapıyorsunuz. Güzel sanatların üç alanında eserler üretiyorsunuz. Öncelikle şunu sormak istiyorum: Malzemesi söz olan şiir ve öyküyle, malzemesi renk olan resmi, nasıl bir ruh haliyle bir araya getiriyorsunuz?
       Kendimi bildim bileli okuyorum. Şiir öykü, roman, anı başyazı, röportaj... okudukça okuma isteğim arttı. her kitap bana yeni bir dünyanın kapılarını açtı. İnsanın kendini tanıması kadar büyük bir erdem olamaz. Bu nedenle kendimi tanıma yolculuğumda ilerledikçe yazmayı da sevdiğimi keşfettim. Liseyi bitirdiğimde Türk ve dünya klasiklerinin çoğunu okumuştum. Okumanın kardeşi de yazmak olduğuna göre biri öbürünü besliyordu. Okumak boş bir bardağı doldurmak gibidir. Bardak dolunca taşar. Yazmak işte bu taşmadır. Türkçe öğretmeni olmam sözcüklerin değerini okuma isteğimi, yazma yetimi geliştirdi. Öğrencilik yıllarında aldığım ödüllerin de yazma aşkımı büyüttüğünü söyleyebilirim.
     Resme gelince ilginç bir öyküsü var. 1923-1939 yılları arasında Cumhuriyet'in ilk Söğüt Belediye Başkanı olan amcam Hüsnü Kibaroğlu ressamdı. Onu resim yaparken gözlemiştim. Sanırım ondan ilham aldım, özendim. Ortaokul ve lisede derslerde resim çizebildiğimi fark ettim. Resim yaparken tüm dertleri, dünya gailelerini kısaca her şeyi unutuyorum. Yazmak da çizmek de odaklanma meselesidir. Odaklandınız mı gerisi gelir. Yaşadığımız dünyada yazmasak, okumasak, çizmesek; bir sanat, spor, müzik... üzerine yoğunlaşmasak ot gibi yaşamış olmaz mıyız? Sürüdeki bir koyundan ne farkımız kalır? Biraz uzunca bir yanıt oldu ama sanırım böyle bir ruh hali işte.
        Bizden önce yaşamış sanatçılara bakarsanız birçoğunun sanatın birden fazla dalında eser verdiğini görebilirsiniz. Leonardo Da Vinci, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Nazım Hikmet Ran, Dr. Alaattin Yavaşça  ilk aklıma gelenlerden... Yine biliyoruz ki bunlar gibi niceleri var. Sanatçı; duyarlılığı fazla olan,olaylara, hayata farklı bir gözle bakabilen bir insandır. Bakış açısı dediğimiz olay herkeste farklıdır ama sanatçınınki herkesten daha farklıdır. Bunun için sanatçı demişizdir.
     Şiir, öykü, resim dalında eser veriyorum. Ayrıca bir romana başladım ancak roman uzun soluklu bir uğraş. Ete kemiğe bürünmesi zaman alacaktır. Edebiyatın en zor dalı şiirdir. Duygularınız yeterince güçlü değilse şiir yazamazsınız, hayal gücünüz yoksa öykü yazamazsınız. Genelleme yaparsak hayal gücü yoksa ortaya sanat çıkmaz. İnsanı insan yapan toplumu ilerleten lokomotif güç sanattır. Sanat olmazsa toplum otobüsü karanlıkta ilerler ve elbet bir yere çarpar. Bu nedenle sanatsal ve kültürel faaliyetler hava kadar su kadar insanoğlu için gereklidir. İşin bu yönünü ihmal eden toplumların ilerleme şansı pek yoktur.
    Resim yapmaya nasıl başladınız? Ne tür konuları, nasıl bir teknikle ortaya koyuyorsunuz?

Resme 70'li yılların başlarında başladım.Son on yıldır Gülümser Uluçay resim atölyesine katıldım. Bir grup arkadaşla resim yapıyoruz. Buradan hepsine selam olsun. Başta hocamız olmak üzere bütün resim grubu arkadaşlarıma teşekkür ediyorum. Klasik fırça tekniği ile manzara, portre çalışmalarıyla kendimi geliştirdim. Son dönemlerde yarı klasik yarı modern bir anlayışa yöneldim. Özgün, yaratıcı, mesaj veren resimler yapmaya başladım. Bunlarda birini Odunpazarı Belediye Başkanı Av. Sayın Kazım Kurt'un makam odasında görebilirsiniz. Kendisi kişisel sergimden satın almıştı. Bu vesileyle kendisine teşekkürü bir borç bilirim. Resme amcam sayesinde başladığımı belirtmiştim. Gelişmesinde öğretmenlerimin payı büyüktür. Kendilerini şükranla anıyorum. Çektiğim bir fotoğrafı kendi duygularımla, hayal gücümle harmanlayarak resme dönüştürüyorum. Gördüğüm bir manzara, bir çiçek ya da hayalimdeki bir imge bir süre sonra benim tuvalimde bir tabloya dönüşebiliyor. Resimlerimin konuları hayatın içindendir ancak her gördüğünüzü resme dönüştüremezsiniz; içine duygu da katmalısınız. Duygunuzu katabildiğiniz ölçüde iyi bir ressam olabilirsiniz. Ben bu konuda daha çok amatör olduğumu düşünüyorum. Daha çok çalışmam, tabiri caizse daha çok fırın ekmek yemem gerektiğini biliyorum.
Resimde açtığınız kişisel ve karma sergileri söyler misiniz?
 Kişisel olarak tek bir sergi açtım. Şehrimizde sergi salonu çok fakat hep dolu; üstelik resim alan yok. On beşin üzerinde karma sergiye katıldım. Ne yazık ki ülkemizde sanata ve sanatçıya yeterli değer verilmiyor. Her yıl resim grubu arkadaşlarımla sergi açıyoruz. Değişik yerlerde karma sergilerimiz oldu. Olmaya da devam edecek. Sergilerde resim satılmaması, sanata destek verilmemesi, bir sene sonrasına zorlukla salon bulunması gibi nedenlerle iki sergi arasındaki süre uzamaya başladı. Eğer maddi açıdan zengin bir eş dost çevreniz varsa resimleriniz alıcı bulabilir. Ne yazık ki durum bu.
   Güngör Bey, yetiştiğiniz sosyo-kültürel ortamın eserlerinize yansıması ne şekilde olmaktadır?
    İnsanın yetiştiği sosyo-kültürel ortam, sanatına bire bir yansıyor. Ben bu çelişkilerle dolu güzel ülkemin küçük bir ilçesinde doğup büyüdüm. Üniversiteyi İstanbul'da tamamladım. Çok okumak dışında ülkemizin hemen hemen her yöresini gezip görmek de bana çok şey kattı. Sokakta dilenen birinden tutun da bir denizin dalgasına kadar bir çocuğun gözyaşından bir kadının gülümsemesine kadar siyasi bir olaydan sosyal çalkantılara kadar her şey beni etkiledi.
   Yaşamım zorluklarla geçti. Okumak, borç ödemek, geçinmek için hep çalışmak zorundaydım. Ekmeğimi taşta çıkardım diyebilirim. Garsonluktan ameleliğe, boyacılıktan tabelacılığa kadar yapmadığım iş kalmadı. Zorluklar beni yıldırmadı. Tam tersine çelik gibi yaptı. Çünkü hayat bir mücadeleden ibarettir. Bunu söyleyen yazarı anımsamıyorum ama bu benim yaşam felsefem olmuştur. Son düdük çalana kadar maç bitmez. Ecel gelene kadar gördüklerimi, hissettiklerimi yazmaya, resmetmeye yani eser üretmeye devam edeceğim. Sanatı ölünceye dek seveceğim. Umarım çocuklarımıza, torunlarımıza, gelecek nesillere bilmedikleri bir şeyleri öğretebiliriz.

   Sizce şiir nedir? Şiirlerinizin konuları hakkında bilgi verir misiniz? Daha çok kullandığınız nazım şekilleri nedir? Bu tarzı kullanmanızın özel bir nedeni var mıdır?

    Şiir, gönül telini titreten en güzel musikidir.her musiki bir şiir, her şiir bir musiki değil midir ? Şiirlerimin konusu insan, hayatın acı gerçekleri,insanların hatalı ve yanlış davranışları, güzel olan her şeydir. Kısacası şiirimin odağı insandır. Kah bir güzele aşık olurum kah bir haksızlığa karşı çıkarım. Genelde serbest ölçü kullansam da hece ile yazdığım olmuştur. Anlatmak istediğini rahatça anlatmalı insan, kendini kalıplara sokunca istenilen güzellik yakalanamaz diye düşünüyorum. Hangi ölçüyü kullanırsanız kullanın şiir gönül telinizi titretmelidir. Aksi halde şiir olmaz.
    Şehrimizde ulusal ve uluslar arası pek çok şiir etkinliği yapılıyor. Ülkemizde ise sayısız etkinlik ve yarışma düzenleniyor. B u yarışmalarda jürinin kafa yapısı size uymuyorsa, sizi bilen yoksa dereceye giremezsiniz. Bundan dolayı pek çok yarışmaya katılmıyorum. Jüri üyeliği yaptığım yarışmalar var. Görüyorum ki seviyesi düşük şiirler çok fazla. Adına şiir diyebileceğiniz pek az şiir yazılıyor. Oysa memleketimizde her iki kişiden biri şair sayar kendini. Hiçbir duygu vermeyen  hiçbir mesaj vermeyen, onu bunu şunu öven şiir şeklinde yazılmış yazılara şiir demek doğru değildir. Sadece şiirde değil sanatın her alanında insan kendini bulabilmeli, bir yönden okuru yakalayabilmelidir.
    Ülkemizde her yıl 05-10 Mayıs günleri ‘’Yunus Emre Kültür Sanat Haftası’’ olarak kutlanmaktadır. Yunus Emre’yi bir şiirinizle buradan analım.  

 SEVDİN Mİ
Sevdin mi
Yunus gibi sevmelisin
Ömrünü adamacasına
Kerem gibi yanmalı
Ferhat misali dağları devirmelisin
Adet yerini bulsun diye değil
İnsanlara uymak için değil

Sevdin mi
Adam gibi sev
Bir iş yapıyorsan
En iyisini
En güzel şekilde yap
Bir ağaç dikiyorsan
Öyle bakmalısın ki ona
En güzel ağaç o olmalı
Ne yaparsan yap
En iyisini yap
Bir kez bile kırma gönülleri
İncitme karıncayı

Kendin kadar başkalarını da düşün
Sevdin mi adam gibi sev
Sevdin mi Yunus gibi sev
Yunus gibi ömrünü ada aşk oduna
Sevdin mi
Sev

    Öyküleriniz hakkında bilgi verir misiniz? Türk öykücülüğü şu an itibarıyla hangi seviyededir?

 Kapıyı Çalan Kimdir? adıyla bu ay öykülerim kitap olarak çıkacak. Öykülerimde de insanı ve hayatı anlattım. Türk öykücülüğünün bugünkü durumuna bakarsak iki yönden geliştiğini söyleyebiliriz: durum ve olay öyküsü. Son yıllarda öykünün sonunu bağlamama, okura bırakma; anlaşılması güç öyküler moda oldu. Bu durum elbette ki tercih meselesidir. Ancak öykücülük hızla gelişip yaygınlaşıyor. Şiirsel bir dille öykü yazan çok başarılı öykücülerimizin sayısı hızla artıyor.
    İçinde bulunduğumuz ayda çıkacak olan öykü kitabımda kırk bir kısa öykü var. Kimi bir paragraf kimi bir sayfa kimi de on bir sayfa. Nicelik değil nitelik önemli. Öyküde istediğim dil ve anlatımı henüz yakaladığımı düşünmüyorum. Bunun zamanla yazdıkça olacağını düşünüyorum. Öykücülüğüm Eskişehir Sanat Derneğiyle başladı. Ayten Özkan, Ayşe Çekiçyamaç, Münevver İzgi, Ahmet Taşçıoğlu gibi değerli öykü üstatlarımızın başlattığı öykü atölyeleri benim öyküye de yönelmeme vesile oldu. Adı geçen arkadaşlara ve öykü kitabımın hazırlanmasında emekleri olan ödüllü öykücü arkadaşım Tayfun Ak'a da teşekkür ediyorum. Türk öykücülüğü gelişmekte demiştik. Gelişiyor, gelişmeli. Buradan öykü yazan yazmak isteyen arkadaşlara kitaplıklar dolusu öykü okumalarını ondan sonra yazmaya başlamalarını öneririm.
          Bir öykünüzü bizimle paylaşır mısınız?
Göbekli Adam
Göbeği kendinden bir metre önden giden adam, şişe dibi gibi gözlüklerini düzelterek oturduğu banktan kalktı. Yürürken tıpkı bir pengueni andırıyordu. Yol, yokuşa sarınca göğsü körük gibi inip çıkmaya başladı. Bir cankurtaran sireni yürekleri yırtarcasına geçip giderken şişe dibi gözlüklü adam: “Nüfus kâğıtları eskiyince hastalıklar canlanıyor.” diye düşündü. Karşıdan gelen kendi
gibi saçları kırlaşmış adamı görünce - yıllar her adamı Beşiktaşlı
yapıyor- diye söylendi.
Yokuşun ortasında bir kapı eşiğine çöktü. Sert görünümüyle,
yıkılmaz koca bir kayayı andırıyordu. Alnındaki terleri silerken uzaktan acı bir köpek havlaması duydu.Başını sesten yana döndürünce az ötede evin su oluğunun içinde bir yavru köpek gördü. Besbelli açlıktan havlıyordu Penguen tipli adam, kendinden beklenmeyen bir çeviklikle yerinden kalktı, karşıdaki bakkala gidip bir kutu süt aldı. Köpeğe doğru yürürken yüzündeki sert görünüşünden eser kalmamıştı.
Göbekli adam, köpeği doyurmanın verdiği huzurla yoluna
devam etti. Bu huzur ne kadar büyük olursa olsun, yılların eskittiği koca vücudu taşımak ona ağır geliyordu. Oflaya puflaya bin bir zorlukla evine ulaştı.
Eski ahşap kapının yanındaki ağaç kütüğüne kendini attığında gömleğinin boynu terden sırılsıklam olmuştu. Bir süre dinlendi. Sonra kapıyı koca bir anahtarla açıp içeri girdi. Kapının açılması sırasında çıkan çıngırak sesini yüreğinde
duyumsayarak kapıyı örttü. Küçücük avluyu geçip baba
yadigârı ahşap eve girdi.
Evi, gözüne her zamankinden kasvetli geldi. Eşini yitirdiğinden
beri hiçbir şeyden tat almaz olmuştu. Duvarlar, terk edilmiş kurak toprakları andırıyordu. Kim bilir ne zaman kurak topraklar suya kavuşacaktı?
Şimdi kapıyı karısı, - her şeyden çok sevdiği kadın- neşeyle açsaydı, yüzünde açan güller yüreğini titretseydi, dünyalar onun olurdu. Derin derin iç geçirdi.
Dolaptan çıkardığı dünden kalan kuru fasulye ve soğandan oluşan yemeği bir dilim köy ekmeğiyle bitirdi. Yediği sanki yemek değil samandı. Eşinin sağlığındaki dumanı tüten, yanında turşusuyla nefis, çömlek kuru fasulyesini yediği günler gözünde canlandı. Neredeyse, ayranı dolaptan çıkar hanım, diye seslenecekti. Ama yoktu sesleneceği bir can yoldaşı. Sedire uzandı. Dışarıdan gelen çocuk seslerini duymadı bile.
Akşam karanlığı çökmek üzereydi. Komşular göbekli adamın evinin önünden geçerken kapıyı tırmalayarak acı acı havlayan bir yavru köpek gördüler. Kapıyı açtılar. Köpek koşa koşa evin giriş kapısına gitti. Yine kapıyı tırmalamaya başladı. Komşular meraklanıp kapıyı açıp içeri girdiler. Göbekli
adamın divanda ölü gibi yattığını gördüler.
Kentin bu mütevazı semtinde yankılanan ambulansın acı sireni, herkesin içinde korku, merak… gibi duygular uyandırıyordu. Ambulans, göbekli adamı aldığı gibi hastanenin yolunu tuttuğunda yavru köpek göbekli adamın kapısında
havlamasını sürdürüyordu.
Akşamın kasvetli karanlığı şehri sarmış, evlerin ışıkları tek tek yanmaya başlamıştı.

   Eskişehir’i  kültür ve edebiyat alanında verilen  eserler  açısından değerlendirir misiniz? Eskişehir halkının sanat ve sanatçıya bakış açısını nasıl buluyorsunuz?
     Eskişehir kültür ve sanatın ülkemizdeki başkenti bana göre. Nüfusuyla etkinlikleri, verilen eserleri karşılaştırırsanız bu sonuca rahatça ulaşırsınız. Öykü atölyeleri, dinletiler birçok büyük şehirden fazla. Sergiler, konserler, tiyatrolar... kısacası sanatsal ve kültürel faaliyetler şehrimizde çok ilerde. Bu şehirde pek az şehirde olan sanat, kültür kuyrukları var. Eskişehir halkı sanatı tüm kalbiyle kucakladığı için kültür ve sanatta bu kadar ilerleyebilmiştir bu şehir. Ekmek, su ve diğer gıdalar nasıl kişiyi beslerse sanat da kişinin ruhun besler. Böylece insan kalitesi yükselir. Eskişehir bu alanda öncüdür.
     Eskişehir'i Türkiye'den ayrı tutamayız ama şehrimizin çok özel bir yere sahip olduğunu söyleyebiliriz. Sanata ve sanatçıya yeterli destek ve değer verilmediği bir gerçektir. Eskişehir bu açıdan birçok ilden iyi olsa da eserler gerçek değerini  sanatçılar ise gerçek yerini bulamıyor.

   Sanatta geleceğiz için neler tasarlıyorsunuz?

     İlerde yeni kitaplarla okurlarımın, yeni sergilerle de resim severlerin huzuruna çıkmayı düşünüyorum. Elbette daha çok kişi tarafından tanınmak, kubbede hoş bir seda bırakabilmek istiyorum. Her okuyan, her bakan eserlerimde kendinden bir şeyler bulabilmelidir.