Kavramsal damıtmalarıma iki gün ara verip önemli bulduğum bir konuyu ele alalım: Kent Konseyleri… Belki de sonuç olarak söyleyeceğimi baştan ifade ederek neden bu konuya girdiğimi anlatabilirim. Kent konseylerinin gözlediğim en ciddi sorunları arasında ilk sırada yer alanın bir sivil toplum kuruluşu (STK) gibi davranıyor olmaları gelmektedir. Yerel yönetimlere ve şehre yönelik olarak fikir, öneri, rapor, proje geliştirmeleri gerekirken, sadece bir derneğin yapacağı türden (gezi, konser, tiyatro oyunu vb. gibi) uğraşılar ortaya koymaları ve çoğunlukla sadece bunlarla yetinmeleri, bu kurum ile ilgili misyonun ilgili katılımcı ve paydaşlarca genel çerçevede doğru anlaşılmadığını göstermektedir. Devam edelim.
Kent konseyleri, yerel demokrasinin güçlendirilmesi, katılımcı yönetim anlayışının yaygınlaştırılması ve kent yaşamına ilişkin karar süreçlerinde vatandaşların söz sahibi olabilmesi amacıyla oluşturulmuş önemli yapılardır. Türkiye'de yasal altyapısı bulunan bu mekanizmalar, yerel yönetimlerin yalnızca hizmet sunan kurumlar olmaktan çıkarak, kentlilerle birlikte karar üreten yönetişim odaklı yapılar hâline gelmesini hedeflemektedir. Ancak uygulamaya bakıldığında, kent konseylerinin büyük bölümünün bu beklentileri karşılamakta zorlandığı görülmektedir. Bunun temel nedeni, yalnızca tek bir eksiklik değil; hukuki, kurumsal, siyasal ve toplumsal sorunların birbirini besleyen bir yapı oluşturmasıdır.
Kent konseylerinin en önemli sorunu, karar alma yetkisinin bulunmamasıdır. Konseylerde hazırlanan raporlar, geliştirilen öneriler ve yapılan değerlendirmeler belediye meclisleri açısından bağlayıcı değildir. Belediye yönetimleri bu önerileri dikkate alabilecekleri gibi tamamen göz ardı da edebilmektedir. Böyle bir durumda kent konseyinde yürütülen çalışmaların somut sonuç üretmesi zorlaşmakta, zaman içinde katılımcılar arasında “nasıl olsa değişen bir şey olmuyor” düşüncesi yaygınlaşmaktadır. Bu durum, kent konseylerini çözüm üreten platformlar yerine yalnızca görüş alışverişi yapılan toplantı ortamlarına dönüştürebilmektedir.
Bir diğer önemli sorun ise belediyelere olan yüksek düzeyde kurumsal bağımlılıktır. Pek çok kent konseyinin bütçesi, personeli, toplantı salonları ve teknik altyapısı doğrudan belediye tarafından sağlanmaktadır. Bu durum normal koşullarda iş birliğini kolaylaştırıyor gibi görünse de belediye yönetimi ile kent konseyi arasında görüş ayrılıkları yaşandığında konseylerin bağımsız hareket etme kapasitesini önemli ölçüde sınırlandırmaktadır. Dolayısıyla teorik olarak özerk görünen bu yapılar, uygulamada belediye yönetiminin yaklaşımına bağlı hâle gelebilmektedir.
Nitekim birçok kentte konseylerin başarısını belirleyen en önemli unsur, mevcut belediye başkanının katılımcı yönetime bakışıdır. Katılımcılığı destekleyen belediye başkanlarının görev yaptığı yerlerde çalışma grupları daha etkin çalışmakta, projeler geliştirilebilmekte ve belediye kararlarına anlamlı katkılar sunulabilmektedir. Buna karşılık kent konseyini yalnızca yasal bir zorunluluk olarak gören yönetimlerde toplantılar sembolik düzeyde kalmakta, öneriler değerlendirilmemekte ve konsey zamanla görünürlüğünü kaybetmektedir. Kurumsal başarının kişilerin tutumuna bağlı olması ise sürdürülebilir bir yönetişim anlayışının oluşmasını engellemektedir.
Temsil sorunu da kent konseylerinin etkinliğini azaltan önemli etkenlerden biridir. Amaç tüm kent kesimlerinin görüşlerini karar süreçlerine taşımak olsa da uygulamada aynı sivil toplum kuruluşlarının, aynı meslek odalarının ve aynı kişilerin uzun yıllar boyunca konseylerde görev aldığı görülmektedir. Bunun sonucunda gençler, kadınlar, engelliler, dezavantajlı gruplar, mahalle sakinleri ve küçük girişimciler yeterince temsil edilememektedir. Oysa katılımcı demokrasinin temel ilkelerinden biri, farklı toplumsal kesimlerin karar süreçlerine dengeli biçimde katılabilmesidir.
(Devam edecek)