Fatma Yüzer Deniz
Su hâlâ akıyor diye…
Su hâlâ akıyor.
O yüzden rahatız.
Musluk kapanmıyor,
barajların su seviyeleri dönem dönem değişse de
ekranda hâlâ mavi görünüyor,
bir bardak su almak için kimse sıraya girmiyor.
Bu yüzden mesele yok sanıyoruz.
Oysa sorun, suyun bitmesi değil sadece.
Sorun, bitmeden önce kimsenin ciddiye almaması.
Biz suyu “kullanıyoruz”.
Ama kullandığımız şeyin ne olduğunu bilmiyoruz.
Bir dakikalık açık musluğun,
bir gecelik sızdıran tesisatın,
bir uzun duşun neye karşılık geldiğini hesaplamıyoruz.
Çünkü hesap sorulmuyor.
Sadece musluğu çevirmek yeterli.
Belki de sorun tam burada.
Suyu bir hak olarak görüyoruz ama
sorumluluk kısmını unutuyoruz.
Çünkü suya erişim, tarihin hiçbir döneminde
bugün olduğu kadar kolay ve konforlu olmadı.
Bizden önceki insanlar bu zahmeti biliyordu.
Su taşındı, kuyudan çekildi, beklenildi; bedel ödendi.
Su, emekti.
Bugünse sadece musluğu çeviriyoruz.
Kaynağını görmeden,
yolunu düşünmeden,
karşılığını sormadan.
Günlük hayatımızda kullandığımız birçok şeyin,
bir tişörtün, bir pantolonun, bir ürünün üretiminde
ne kadar su harcandığını bile bilmiyoruz.
Tüketim ve kolaylık çağında yaşayan bizler,
birçok şeye olduğu gibi suya da
sınırsız erişim hakkımız olduğunu varsayıyoruz.
Ama aynı rahatlıkla sorumluluk almayı kabul etmiyoruz.
Belki de tam bu yüzden,
su meselesi bir şelalenin en tepesinden zemine düşen su gibi
hızla hayatımızdan akıp gidiyor.
Ve herkesin kendine sorması gereken
“Bu suyun gerçekten sınırsız olduğuna dair elimde ne kanıt var?”
sorusu sürekli erteleniyor.
Su savaşları konuşuluyor.
İklim krizleri yaşanıyor.
Kuraklık raporları yayınlanıyor.
Biz hâlâ “bir şey olmaz” noktasındaysak,
asıl kuraklık muslukta değil, zihinde.
Çünkü suyun bugün akıyor olması,
yarın da akacağına dair bir garanti değil.
