Gürcan Banger
Var olmak üzerine
İlk savlayıcılarından biri Kirkegaard olan varoluşçuluk, özellikle insana odaklanarak “Varoluş nedir? Var olmak ne demektir?” gibi sorulara düşünsel yanıtlar bulmaya çalıştı. Muhtemelen Jean Paul Sartre’a kadar olan düşünürler içinde varoluşçu bir felsefenin, isim olarak ayırtından olmayanlardan biriydi. Ama onun farklılığı, diğerleri gibi dünya hakkında yazmak yerine, yaşam hakkında yazmayı –nasıl yaşadığımız, nasıl yaşamayı seçtiğimiz hakkında yazmayı– tercih etmesiydi. Özetle; farklı düşünce akımları konusunda bilgilenmek ve bunlar arasında kıyaslamalar yapabilmek düşünsel ve duygusal yetkinliklerimizi artırıyor.
İnsandan başlayarak yaşam çevresine bakış bizi farklı bir algı noktasına götürüyor. Duyularımızın –hatta aklımızın– önünde duran; ama farkında olamadığımız öyle çok unsur var ki… Diğer yandan yaşam alanımızın her noktası çeşitli fırsatlar ve tehditler –seçenekler, seçimlikler veya seçemediklerimizle– dolu…
Bir iş arkadaşımızın özveri veya başarısını, bir yakınımızın sevgisini, bizi sevenlerinilgisini gözden kaçırabiliyoruz. Ne yazık ki, bazen iş işten geçtikten sonra fark ettiğimizde, geriye sadece ah-vah edip üzülmek kalıyor. Eğer biraz şanslı isek, fark etmediğimizi geri dönüp, yakalama fırsatımız olabiliyor. Ancak hasta olduğumuzda, sağlığın değerini kavrıyoruz. Erozyon geldiğinde, ağacın anlamını fark ediyoruz. Sevilen bir insan, yaşamın ufkunda kaybolduğunda, onunla daha dolu ve yoğun değerlendiremediği zamanların derdine düşüyor.
İnsanın kendisini geliştirme konusunda yapması gerekenler arasında, farkındalığınartırılmasını ilk sıralarda düşünürüm. Kişi, kendinin ve çevresinin ne denli farkında olursa, yaşam başarısının da o oranda yüksek olacağı kanaatindeyim. Tabii ki; farkındalık, çevremize şöyle bir göz atmaktan daha fazla bir şeydir. Emek ve akıl ile duygusal yaklaşım bir arada, doğru bir karışım olarak kullanmak gerektirir.
Sadece kitap okuyarak, insanları tanımak mümkün değildir. İçinde insan unsuru olan konuları kavramak için, insanlarla zaman geçirmek ve insanlar arası tonları fark etmeye çalışmak gerekir. Bu iletişimi kurarken de sabırsız olmamak ön koşuldur.Kendimizi, sabrı ve dikkati bir bilge gibi kullanma yönünde zorlamamız gereken durumlar olabilir.
Eğer insanlarla iletişim bir daire ise, kendimizi ne bu dairenin merkezine, ne de dairenin dışına koymalıyız. Kendimizi merkeze koyarak yapılan bir iletişim, kendimizden başkası olmaz. Böyle bir durumda başka insanları tanıyıp öğrenmek yerine, kendimizi –bir genetik kopya gibi– tekrar etmiş oluruz. İnsanları tanımaya yönelik bir iletişim, eşitlerin iki yönlü, ‘apoletsiz’ bilgi, fikir ve duygu alışverişi olmalı.
Eğer yukarıda sözünü ettiğim dairenin dışında yer alırsak, bu kez “Körlerle sağırlar, birbirini ağırlar” türünde bir iklimin oluşmasına neden oluruz. Bir iletişimde tümüyle dışarıda kalarak, kişisel gelişiminize katkı koyacak deneyimler elde etmeniz mümkün olmaz. Dışarıda durmak, objektif olmak anlamına gelmez. Objektif olmak, iletişim sırasında yargılamamaktır. Karşı tarafın yaklaşımını, kendi sistematik bütünlüğüiçinde önyargısız olarak anlamaya çalışmak –önemli bir dönüm noktası…
Bu söylediğim, ayırım gözetmeden herkese karşı aynı yansız tavrı göstereceğimiz anlamına gelmez. Sadece bir yargıya veya karara varmadan önce, yeterli bilgi edinilmesi gereğini ortaya koyar. Acele ile varılmış yargılar, geçmiş deneyimlerimizin olumsuz bir sonucu olarak yansıyabilir. Ama kişinin kendi geçmişinin olumsuzluklarından kurtulması da, hiç kolay değil. Kusurlarımızı örtmek yerine onların gün ışığına çıkmalarını sağlamak, duygusal yaşamımızın çok daha uzun ömürlü olmasını sağlayacaktır.