Sivil toplum kuruluşları, bir kentin ortak aklını, toplumsal vicdanını ve birlikte yaşama kültürünü temsil eden önemli yapılardır. Bir sorunun çözümü için bir araya gelen, toplumsal yarar üretmeyi amaçlayan, gönüllülük esasıyla çalışan bu kuruluşların en büyük sermayesi ne bütçeleri ne de üye sayılarıdır. Asıl sermayeleri güvendir, dayanışmadır ve ortak amaçlar uğruna birlikte hareket edebilme yeteneğidir. Ne var ki zaman zaman bu idealin yerini, anlaşılması güç bir rekabet duygusu alabiliyor.

Aynı veya benzer alanlarda çalışan iki sivil toplum kuruluşunu düşünelim. İkisi de kentinin gelişmesini, toplumsal bilincin yükselmesini, kültürel hayatın zenginleşmesini ya da bir sorunun çözülmesini istiyor. İkisi de toplantılar düzenliyor, etkinlikler gerçekleştiriyor, açıklamalar yapıyor. Ancak birinin düzenlediği etkinliğe diğeri katılmıyor; davet edilmiş olsa bile ilgisiz kalıyor. Duyuruyu görüyor ama paylaşmıyor, yapılan çalışmayı biliyor ama görmezden geliyor. Sanki diğer kuruluşun başarısı, kendi hanesine yazılacak bir eksilme gibi algılanıyor.

Peki, toplumsal yarar üretmek amacıyla kurulmuş yapılar neden birbirlerini rakip olarak görür? Kuşkusuz; her kuruluşun kendine özgü bir kimliği, çalışma yöntemi, öncelikleri ve kurumsal bağımsızlığı vardır. Her etkinliğe katılmak, her görüşü desteklemek ya da her iş birliği teklifini kabul etmek zorunda değildir. Farklı düşünceler, yöntemler ve eleştiriler sivil toplumun zenginliğidir. Ancak mesele, ilkesel bir ayrılıktan değil de diğerini görmezden gelme alışkanlığından, görünür olma arzusundan veya başarıyı paylaşamama duygusundan kaynaklanıyorsa burada üzerinde düşünülmesi gereken ciddi bir sorun vardır.

Çünkü sivil toplum kuruluşları, ticari işletmeler gibi pazar payı kazanmak için var olmaz. Bir kuruluşun düzenlediği nitelikli bir konferans, diğer kuruluşun kaybı değildir. Bir derneğin toplumsal bir soruna dikkat çekmesi, aynı alanda çalışan başka bir derneğin etkisini azaltmaz. Tam tersine, birinin başlattığı tartışma diğerinin çalışmalarına zemin hazırlayabilir; birinin ulaştığı kitle, diğerinin anlatmak istediklerini de duyabilir.

Toplumsal yarar, tek bir kuruluşun mülkiyetinde değildir. Bir kentte kültür, sanat, eğitim, çevre, ekonomi veya sosyal sorumluluk alanlarında çalışan kuruluşların sayısının artması, doğru koşullarda, o kentin zenginliğidir. Fakat kuruluşlar birbirleriyle iletişim kurmuyor, birbirlerinin çalışmalarından haberdar olmuyor ve ortak sorunlar karşısında bir araya gelemiyorsa bu zenginlik önemli ölçüde verimsizleşir. Herkesin kendi salonunda aynı konuyu yeniden anlattığı, benzer raporları ayrı ayrı hazırladığı, aynı insanlara ulaşmaya çalıştığı bir ortamda kaynaklar da emek de zaman da parçalanır.

Üstelik bu tutum sadece kuruluşların kendi aralarındaki ilişkiyi zedelemez. Gönüllülerde, üyelerde ve toplumsal çalışmalara ilgi duyan insanlarda da bir bıkkınlık yaratır. İnsanlar, ortak bir amaca hizmet etmesi gereken yapıların birbirleriyle yarıştığını gördüklerinde haklı olarak şu soruyu sorarlar: Madem amaç aynı, neden birlikte çalışmıyoruz?

Oysa çözüm sanıldığı kadar zor değildir. Kuruluşlar birbirlerinin etkinliklerini takip edebilir, uygun gördükleri çalışmalara katılabilir, duyuruları paylaşabilir ve ortak ilgi alanlarında iş birliği geliştirebilir. Düzenli buluşmalar, ortak etkinlik takvimleri ve kurumlar arası iletişim mekanizmaları, basit ama etkili başlangıçlar olabilir. Her kuruluşun kendi özgünlüğünü koruyarak ortak projeler üretmesi de mümkündür.

Bunun için önce bir zihniyet değişikliğine ihtiyaç var: Başkasının başarısını kendi başarısızlığımız olarak görmemek. Bir başkasının alkışlanmasını, bizim gölgede kalmamız şeklinde yorumlamamak. Çünkü sivil toplumda asıl başarı, en çok alkışı almak değil, ortak yaşamın niteliğini yükseltmektir.

Bir kentin gelişmesi, tek bir kuruluşun omuzlarına yüklenemeyecek kadar büyük bir iştir. Bu nedenle kuruluşlar arasındaki ilişki, kişisel yakınlıklara, yöneticilerin egolarına veya geçici kırgınlıklara bağlı kalmamalıdır. Kurumsal nezaket, karşılıklı saygı ve dayanışma, kişilerin ötesinde bir kültüre dönüşmelidir.

Sonuçta mesele, her etkinliğe katılmak ya da herkesi koşulsuz desteklemek değildir. Mesele, aynı toplumsal iyiliği isteyen insanların birbirlerinin emeğini yok saymamasıdır.

Sivil toplum, adındaki “toplum” sözcüğünün hakkını ancak birlikte hareket edebildiğinde verir. Bir kuruluşun ışığını kısmak, diğerinin daha parlak görünmesini sağlayabilir; ama kentin tamamını aydınlatmaz.

Belki de artık kendimize şu soruyu sormalıyız: Biz gerçekten topluma hizmet etmek için mi çalışıyoruz, yoksa toplum adına çalışırken birbirimize üstün gelmeye mi uğraşıyoruz? Bu soruya vereceğimiz yanıt, sadece sivil toplum kuruluşlarının geleceğini değil, kentimizin ortak yaşam kültürünü de belirleyecektir.