BİR: Ne yaşayacakmış, ne de ölecekmiş gibi bir yaşam sürdürüyoruz. Ancak korkular kapımızı çaldığında aklımıza ölüm geliyor. Ölümü akla getirip korkmanın ilginç yanlarından biri, “Vay canına; ne kadar da boş yaşamışım. İyi şeyler yapacak hiç zamanım olmamış” fikrini itiraf etmek değil midir?

Evrende yaşayıp öğrenebileceğimizden çok fazla şey var. İnsan ömrünün var olan tüm deneyimi edinmesi mümkün değil. Ama elde olan yaşam koşullarında erdemli bir ömür sürdürmek, pekâlâ mümkün… Eğer bu ömür, kendi akışı içinde bir kişisel bilgelik oluşturabilirse, ölümden korkmanın gereği de kalmaz. Bilgelik yolu, ölüme hazırlığı da kapsar.

İnsan, ışıkla gölgeyi birlikte öğrenir. Doğum ve ölüm de birlikte öğrenilen iki gerçektir –bir anlamda yaşamın ilk ve son gerçekleri… Çoğu zaman doğum sevindirirken, ölüm bizi üzer. Ölüm, yaşamı anlamlandırıyor. Muhtemelen yaşam da ölüme anlam veriyor. Ölümü iyi anlamak, yaşamın kavranmasını kolaylaştırıyor.

Yaşamın devam ettiğini ve her acının bir ders olduğunu iyi kavramalı insan. Sevilen bir kişinin kaybedildiği durumda, onu sevenlerin tepkilerini dikkatle izlerim. Ölümü bile saygı ve ağırbaşlılıkla karşılayan insanlara, her zaman gıpta etmişimdir. Onların, ölümün sadece bir anın bitişi ve bir başkasının başlangıcı olduğunu iyi bildiklerini ve yaşama buna göre hazırlandıklarını düşünürüm.

İnsan, siyah ve beyazı birlikte öğrenir. Doğum ve ölüm de birlikte öğrenilen iki kavramdır. Çoğu zaman doğum sevindirirken, ölüm bizi üzer. Ölümün bir farkı var. Ölüm konusunda empati mümkün olmuyor.

İnsanı ve yaşamını anlamlı ve değerli buluyorum. Ama bir gerçek var ki; insan yaşamı, –en azından bu dünyada– başı ve sonu olan bir yol gibi. Kısa ve uzun olanı var. Zor ve daha kolay olanı da… Her birimiz, kendi yolumuza çıkıyoruz; bu yürüyüşte kimi yoldaşlarla tanışıp birlikte devam ediyor veya ayrılıyoruz. Ama yol, eninde sonunda bitiyor. Ölümsüz olmak, sadece hayallerimizi süsleyen bir fanteziden başka bir şey değil. Olsa olsa geriye bıraktığımız anılar yaşayabiliyor. Belki birkaç fotoğraf ve kulaklarımızda kalmış bir ses…

Ölüme bir sevdaya gider gibi gidenler var. Ölüm korkusunu çok erken yaşamaya başlayıp dünyayı kendine zehir edenler de… Hâlbuki yaşamak ve ölmek, güneşin doğması ve batması gibi olağan kırılmalar… Yaşamın güzelliğini neden ölümün korkusu ile sevimsizleştirmeli ki? Bilge insan olmanın adımlarından biri doğumun, yaşamanın ve ölümün olağanlığını içimize sindirebilmek… Doğal olanı, kendi doğallığı içinde özümsemek gerekli…

Ölüm dendiğinde; aklıma ilk gelen kavram, saygı oluyor. Bitmiş bir yaşama, geriye kalan anılara ve belki de yaşamın güzelliğine saygı… Dünyanın ve insanlığın geçmişine baktığımızda; geriye kalan anıtlardan, eşyalardan ve ritüellerden ölümün ne denli önemli ve saygı duyulmuş bir doğa olayı olduğunu görüyoruz. Belki de yaşamı daha hızla tüketir hale geldiğimiz şu günlerde ölümün saygınlığını da şuursuzca harcıyoruz. Yaşam değerini yitirirken ölümün kendisi de kaybediyor.

Her toplumun veya insan topluluğunun ölüm karşısında özel tepkileri var. Kimi kesimler, ölümü ağırbaşlı ve sessizce karşılıyor. Kimi topluluklarda ise ölüme tepki yüksek sesle ve ağıtlarla yapılıyor. Ölüme karşı gösterilen tepkiyi, samimi olduğu sürece saygı ile karşılamak gerekli. Çünkü sevginin ve buna bağlı ilginin nasıl gösterilmesi gerektiğine dair genel kabul görmüş bir kural yok. Çünkü insanî olan her şey insanlara göre…

Ölüm, pek çok durumda bizim sübjektif davranışımızdan bağımsız olarak gelişiyor. Geldiğinde geliyor ve biz çaresiz kalıyoruz. Burada kesin olan bir nokta var ki; ölüm, inançtan ve yaşam modelinden vareste geliyor. Ama bir gün kaçınılmaz biçimde öleceğimizi öngörerek yaşamımızı düzenlemek kendi elimizde. Çünkü ölüm sonrasına ancak eserler ve anılar kalıyor.

Her birimizin yaşamında yollar ve kapılar var. Yaşamla ölüm arasında da bir kapı var. Bir kapının da iyilikle kötülüğün arasında olduğunu hatırlayabiliriz. Bu kapıyı açıp da yüzünü kötülükten yana dönenin, geriye dönüşü zordur. Birkaç adım atıldığında ise kötülüğün dünyası bir amansız canavar gibi kişiyi yutmaya hazırdır. Kötülük kapısı aralanamaz; aralıktan göz ucuyla bakılmak istediğinde bile –bir daha kapanmaksızın– sonuna kadar açılma ihtimalini içinde taşır.