3 Haziran 2020 Çarşamba 939 Okunma

EĞİTİM İHMALE GELMEZ

                              


             Sosyal ve ekonomik kalkınmaya yönelik, makro hedefleri olan, Türkiye için, eğitim, en temel meselelerden biridir. Ancak bu alanda, yeteri kadar, başarı sağladığımız söylenemediği gibi, geçmişimizden de örnek almıyoruz.


        Nitekim BM’nin, UNESCO örgütü, gelişmemiş ülkelere, Köye Enstitülerinin  “ideal eğitim ve kalkınma modeli” olarak öneriyor ama ülkemiz, bu eğitim sistemini, dikkate almıyor.


        Oysa Corona virüsü(Covid19) ve açlık korkusu, Köy Enstitüleri, dünyanın yeni umudu oldu. ABD, Hindistan, Kore, Venezuela gibi, 100'ün üzerinde ülke, "Atatürk Modeli" diye,  tüketimden, üretim toplumuna geçiş için, Köy enstitülerini, örnek alan uygulamalara başladı.


             Elbette eğitim alanındaki geçmişindeki eğitim sistemlerinden, başarılı olanlardan örnek, yanlışlarından da ibret almayan, Türkiye, eğitim alanında başarısız olacaktır.


           Nitekim üç yılda bir” Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü” tarafından, üye ve ortak ülkelerde, uygulanan PISA testinde, Türkiye’nin, aldığı sonuçlar, çocuklarımızın başarı durumu hakkında, hiç de iç açıcı bir tablo sunmuyor.


             Aslında Eğitim-Öğretim alanındaki başarısızlık, geliyorum demişti. 2006 yılında gerçekleştirilen, PISA testinin sonuçlarına göre, Türkiye OECD ülkeleri arasında 17. büyük ekonomiye sahip olmasına rağmen, 30 OECD ülkesi arasında, 29. olabildi, OECD ülkelerinin ortalaması 500 iken, Türkiye 424 puan alabilmişti..


           Her ne kadar 2015 sonuçlarına göre de Türkiye'deki öğrencilerin, puanları artsa da, PISA 2018 sonuçlarına göre Türkiye, "okuma, matematik ve fen bilimi" alanlarının tamamında, OECD ortalamasının altında kaldı.


            OECD, her üç yılda bir, PISA testi ile her ülkede, 15 yaşındaki öğrencilere okuma, matematik okuryazarlığı ve fen okuryazarlığı alanlarında uyguladığı sınavlarla tespit yapar.  Türkiye için yapılan PISA testinde, öğrencilerin, yüzde 47’si fen alanında, yüzde 52’si de matematik alanında, temel yeterlilik düzeyinin altında kamıştı.


             Örneğin matematik alanında, öğrencilerin doğrudan çıkarım yapması ve dört işlemi başarıyla uygulaması, temel yeterlilik düzeyine erişmek için yeterli. Ancak Türkiye’deki öğrencilerin yarısından fazlası, bunu başaramadı.


                    Türkiye’de, öğretmen başına düşen öğrenci, halen 24. OECD ortalaması ise 16. İlköğretimde öğretmen başına düşen öğrenci sayısının 20’ye düşürülebilmesi için 80 bin öğretmene daha ihtiyaç var.


                Yoğun göç alan İstanbul’da, ilköğretim okullarında bir derslikte 49 öğrenci oturuyor, Güneydoğu Anadolu’da ise 44. Hükümet, derslik başına düşen öğrenci sayısının en fazla 30 olmasını hedefliyor. Bu hedefe ulaşılabilmesi için,  ilköğretimde 55 bin dersliğin, ortaöğretimde ise 75 bin dersliğe de ihtiyaç var.                  


                     Ebette bir eğitimin kalitesi, öğretmene düşen öğrenci sayısı, sınıf mevcutları gibi, eğitime tesir eden unsurlarla sınırlı değildir. Bir eğitimin kalitesini, önceden belirlenmiş amaçlara ulaşmada gösterdiği başarı ile amaçların toplumun ihtiyaçlarını ve beklentilerine uygunluğu belirler.


                  Eğer eğitimin, amaçları belirlenirken, herhangi bir hata yapılmış ise en mükemmel uygulamalar bile, kaliteli eğitim ve öğretimi hayata geçiremez. .


                    Yine kaliteli eğitim, öğrenci merkezlidir. Bütün dersleri ve ders dışı eğitim faaliyetlerinin, öğrenciye; ondan beklenilen bilgi,  beceri, tutum ve davranış kazandırmaya, yönelik olarak düzenlenmesi esastır. “ DERSLER AMAÇ DEĞİL ARAÇTIR.” Ayrıca öğrencilerde, kalıcı olması istenen bazı tutum ve davranışlar, farklı yöntemlerle de olsa, bütün derslerde verilmelidir. 


                  Kaliteli eğitim verebilmenin, en önemli şartlarından biri de TÜRÇE” dir. Öğrencilerin, Türkçe’ yi kullanma becerilerini, mümkün olduğu kadar, üst seviyede, gerçekleştirmek olmalıdır. Bu sağlanamadığı takdirde, öğrencileri, araştırmaya yöneltmemiz, düşünce kapasitelerini de artırmamız mümkün değildir. 


                  Bugünkü eğitim sisteminde, öğrencilerin bildikleri değil, bilmedikleri ölçülüyor. Eğitim için, olmazsa olmaz unsur olan sosyal etkinlikler, angarya olarak görülüyor.  Türkçe gibi ifade dersi olan, “RESİM”, “MÜZİK” ve “BEDEN EĞİTİM” gibi derslere, gereken değer verilmiyor.


             Sistem gereği,  veli, öğretmen ve öğrenciler öğrenmeyi değil de notu öncelikli tutuyor. Sınavlarla, öğrencileri boğuluyor. Veli okul ilişkisi yok denecek kadar az.  Yönetici ve öğretmenler ise yeteri kadar hizmet içi eğitimden geçirilmiyor. Soran, sorgulayan, gülen, oynayan öğrenci cezalandırılıyor, susan öğrenci takdir ediliyor. Benzer onlarca sorun var.        


                 Oysa eğitimden nasibini yeterince almayan toplumlar, sağlıksız, umutsuz, mutsuz huzursuz, uyumsuz ve güvensiz olurlar.


                  Türk halkı, “EĞİTİM” alanında, mutlaka başarılı olmak zorundadır. Çünkü 21. yüzyılda, bilgi ve teknoloji üreten, iyi yetişmiş nesle sahip olan toplumlar, bunu başaramayan toplumların, efendisi olmaya devem edecektir.


                O nedenle de ülkemizde, uygulanacak olan eğitim sistemi,  “ Düşünen sorgulayan, araştıran, bilgi ve teknoloji üreten, çalışmayı hayata felsefesi yapan, ve çözüm üreten,   “ insan yetiştiren,   bir yapıya kavuşturmalıdır.


               Ayrıca eğitim-öğretim çalışmaları, toplumlar için, en öenmli unsurdur. Nitekim Büyük Önder ATATÜRK, “Eğitimdir ki, bir milleti ya özgür, bağımsız, şanlı, yüksek bir topluluk halinde yaşatır; ya da esaret ve sefalete terk eder.” demiştir.