Bizimki de yorgunluk mu şimdi?
Siyasetle uğraşanların başka türlü bir bünyeye sahip olduğunu düşünmeye başladım.
İnsan bedeninin sınırları belli ama siyasetin insandan talep ettiklerinin pek sınırı yok.
Dayan dayanabilirsen.
Düşünün derim, Belçika’dan Ankara’ya geliyorsunuz.
Ülkenin en gergin geçmesi beklenen seçimlerinden birine katılıyorsunuz. Tam dört kez sandık kuruluyor. Oylar sayılıyor, itirazlar falan derken gece yarısını o salonda deviriyorsunuz.
Sonra? Ver elini Eskişehir.
Ben tembel ya da işten kaçan biri değilim. Çocukluğum ve gençliğim, bir çiftçinin yapabileceği hemen her işi yaparak geçti. Sabahın köründe kalkmayı da bilirim, akşamın karanlığına kadar çalışmayı da.
Bugün yaptığım meslekte de mesai diye bir şey yok zaten. Haber varsa el mahkum. Gecenin kaçı olduğu, hafta sonunun gelip gelmediği bir önem taşımıyor.
Ama yine de gazeteciliğin bir farkı var.
Bazen durmak zorundasınız.
Şöyle arkanıza yaslanıp olup biteni düşünmek, gördüklerinizi anlamlandırmak, olayların görünen yüzüyle yetinmeyip arkasındaki ilişkileri kavramak lazım…
Siyasette ise durum biraz farklı…
Bir olayı değerlendirmeye fırsat bulamadan kendinizi başka bir olayın içinde buluyorsunuz. Bir toplantı bitiyor, diğeri başlıyor. Bir kriz çözülüyor, yenisi kapıda bekliyor.
Düşünmeye vakit bırakmayan bir hareketlilik.
Neyse, konuyu fazla dağıtmayalım.
***
Ankara’dayız.
Türkiye Belediyeler Birliği seçimlerini takip ediyoruz.
Ayşe Ünlüce'nin temposunu anlatmaya kalksak başlı başına bir yazı çıkar.
Ama bizim durum da pek parlak değil.
Bırakın Ayşe Ünlüce'yi takip etmeyi, Ünlüce’yi takip edenleri takip etmekten başımız döndü.
İnsan ister istemez düşünüyor.
Biz mi çabuk yoruluyoruz, yoksa siyaset insanın yorulduğunu fark etmesine bile fırsat vermiyor mu?
Gelelim seçime…
Salonda ilk dikkatimi çeken şey, Ayşe Ünlüce'ye gösterilen yakınlık oldu.
Farklı şehirlerden, farklı siyasi geleneklerden gelen belediye başkanları, meclis üyeleri…
Ünlüce'ye yaklaşırken aralarında siyasi mesafe pek yok.
Sanki herkes kendi başkanının yanına gidiyor gibiydi.
Ünlüce, zamanında söylediği "Herkesin başkanı olacağım" sözünü hayata geçirmiş.
Hatta işi abartmış.
Eskişehir'de başlayan bu iddia, Ankara'daki salona da taşınmış.
İnsanlar yanına geliyor, gülüyor, sohbet ediyor.
Birbirine rakip siyasi çevrelerden gelenlerin aynı insanla bu kadar rahat ilişki kurabilmesi, başlı başına araştırma konusu bana kalırsa.
Siyasetle kıyısından bucağından ilgilenenler bilir siyaset, uzun zamandır insanları bir araya getirmekten çok birbirinden uzaklaştırarak ilerliyor.
Siyasi aidiyetler insani ilişkileri muazzam derece de etkiliyor.
Kiminle konuşacağınız, kiminle tokalaşacağınız, kimin yanında görüneceğiniz bile siyasi bir mesele haline gelmiş vaziyette.
Farklı düşünmek düşman olmaya yeter ama Ünlüce bu işleyişe fena çomak sokmuş.
Salonda zaman zaman gerginlik ihtimali belirmiyor değil.
Tam sesler yükselecek, ortam gerilecek derken Ünlüce'nin kendine özgü yöntemi devreye giriyor.
Bir gülümseme, birkaç söz, küçük bir müdahale…
Gerginlik çıktığına çıkacağına pişman oluyor. Ağız tadıyla gerilemiyor bile siyaset erbapları.
Yok yok! Sadece nezaket tek başına yeterli değil. Kastım da “ne kadar nazik” güzellemesi yapmak değil kesinlikle.
Nezaketin bir görüntüden ibaret kalmayıp siyasal davranışın parçası haline getirebilmesi Ayşe Hanım'ı çok farklı bir noktaya taşıyor.
Ünlüce'nin salondaki ilişkilerinde bunu fazlasıyla gözlemledim.
İnsanlara hangi siyasi tarafta olduklarından önce insan olarak yaklaşması…
Burada rakibi Tahir Büyükakın'a da ayrı bir parantez açmak gerekiyor.
Seçim boyunca oldukça saygın, ölçülü ve demokratik rekabetin gerektirdiği olgunluğa uygun bir profil çizdi. Siyasi rekabetin mutlaka kişisel husumete dönüşmesi gerekmediğini hatırlatan bir tutumdu bu.
*****
Sonuçta sandıktan Ayşe Ünlüce çıktı.
Eskişehirliler olarak elbette gururlandık.
Ancak bir siyasetçinin başarısını yalnızca kazandığı seçimlerle, üstlendiği makamlarla ölçmek doğru değil. Aldığı yol kadar o yol boyunca yapmadığı kural ihlallerine de bakmak gerekiyor. İnsanın makamlarda ne yaptığı nasıl yaptığı toplumun değer yargılarına doğrudan şekil veriyor.
Ünlüce'nin bugün kaç ayrı görevi olduğunu doğrusu ben de bilmiyorum.
Büyükşehir Belediye Başkanlığı, Avrupa'daki görevi, birliklerdeki sorumlulukları, toplantılar, ziyaretler, temsil görevleri…
Ama bütün bu koşuşturmanın içinde asıl önemli olanın ne olduğunu unutmaması bambaşka bir konu. Siyasette çok çalışmak elbette kıymetli, fakat çok çalışmakla doğru işler yapmak aynı şey değil.
Bir yöneticinin başarısı, kaç makamı temsil ettiğiyle ya da kaç seçim kazandığı ile alakalı değil. Ölçü, temsil ettiği insanların hayatında neyi değiştirebildiğidir ki; Ünlüce siyasete herkesin özlem duyduğu o dili, o duruşu sabırla işleyerek yol alıyor.
Bütün bunları düşünürken Ayşe Ünlüce’nin yanına yaklaşıyorum. Yan yana gelip objektife dönüyoruz. Yüzünde yine o bildik gülümseme…
O kadar koşuşturmanın, dört kez kurulan sandığın, gece yarısına kadar süren seçimin, Belçika'dan Ankara'ya, Ankara'dan Eskişehir'e uzanan yolculuğun ardından hala aynı enerji.
Ben ise fotoğrafı çektirip biraz dinlenmenin hesabını yapıyorum.
İşin tuhafı, yorulan biziz.
Ayşe Ünlüce, siyasette asıl meselenin yorulmamak değil de, ne için yola çıktığını unutmamak olduğunu o salonda bir kez daha gösterdi.
Zannediyorum insanı yoran çalışmaktan daha fazla, yaptığı işin anlamını yitirmesine izin vermemesi.
Siyasetin bugün en çok ihtiyaç duyduğu şey de zaten hiç yorulmayan insanlar değil, ne için yorulduğunu bilen insanlar.
Ayşe başkan tüm bunca emeğin niçin verildiğinin farkında biz de bu durumun farkında olduğumuzu bilsin istedik…