İnsan, bazen henüz yaşanmamış günlerin gölgesinde yaşıyor.
Olmamış konuşmaları zihninde defalarca yapıyor, gelmemiş bir haberin ağırlığını taşıyor. Daha yolun başındayken sonunu düşünüyor. Ne olacağını bilmese de içinde bir şey, hep tetikte bekliyor.
Sonra sabah oluyor. Pencereye ışık düşüyor, çay demleniyor, hayat kendi akışında ilerliyor. İnsan da orada; ama aklı başka bir günde, kalbi henüz yaşanmamış bir kırgınlığın kıyısında…
Kendimizi korumak için içimizde ördüğümüz duvarlar böyle yükseliyor belki. Bir endişe, eski bir hatıra, kötü bir ihtimal… Derken bir bakıyoruz, hayatın içinde olmak yerine onu uzaktan seyrediyoruz.
Oysa hayat bazen hiç hesapta yokken güzelleşiyor. Bir gülüşte, bir sözde, ansızın değişen bir gökyüzünde…
İnsan, kendini korumak ve doğru olanı yapabilmek adına öyle çok düşünüyor ki bazen yaşamak için kendiliğinden doğan anlara bile mesafeli duruyor. Oysa bazı şeyler hesaplanarak gelmiyor; bir gün, hiç beklemediğimiz bir anda içimizde sessizce yerini buluyor. Biz anlamlandırmaya çalışırken zaman çoktan akmaya başlıyor.
Bir çiçeğin solacağını bilmek, açtığı günün güzelliğini eksiltmiyor. Her şeyin değişebileceğini bilmek de yaşadığımız anı daha az kıymetli kılmıyor.
Belki mesele, hayatın bütün ihtimallerini önceden bilmek değil; bilinmezliğin içinde de ona yer açabilmek.
Çünkü hayat, biz hazır olana kadar beklemiyor. Geleceğin kapısını aralayıp ne getireceğini göstermiyor; yalnızca şu anı avuçlarımıza bırakıyor. Biz yarının ihtimallerini düşünürken bugün sessizce geçip gidiyor. Duvarların ardında ne olduğunu belki hiçbir zaman bütünüyle bilemeyeceğiz. Ama hayat, bizim karar vermemizi beklemeden akmaya devam edecek. Belki de bazen, bilinmezliğin bütün cevaplarını aramak yerine, elimizdeki anın içinde kalabilmektir mesele.