Geleneksel kültürümüzün eski zamanlarında fiilen bildiğimiz, yaşadığımız ve uyguladığımız; fakat değerini çoğu zaman onu kaybettikten sonra fark ettiğimiz bir kavram var: iletişim. Eskiler buna daha sıcak, daha insani bir kelimeyle “muhabbet” derlerdi. Muhabbet, yalnızca konuşmak değildi; bir insanın ötekine kendini açması, onu dinlemesi, anlamaya çalışması, aynı duygunun çevresinde bir süre birlikte durabilmesiydi. İletişim, insanın insana uzattığı görünmez eldi. Bir ilişki kurmanın, bir yakınlık yaratmanın, hatta kimi zaman bir anlaşmazlığı çözmenin en temel anahtarıydı.
İletişimin pek çok biçimi var. Mektuplar vardı bir zamanlar; insan, söylemek istediklerini kâğıda emanet eder, kelimelerini seçer, cümlelerinin üzerinde düşünürdü. Sonra mektupların yerini hız aldı. Yazışmalar çoğaldı, fakat iletişim giderek sanallaştı. Mesafeler uzadıkça, günlük hayatın telaşı arttıkça birbirimize daha çok yazmaya başladık. Oysa yazının bize sağladığı denetim, konuşmanın doğallığını her zaman taşımaz. Yazarken bir cümleyi silmek, değiştirmek, yeniden kurmak mümkündür. Sözcüklerin üzerinde düşünmek için zaman vardır. Konuşmada ise kelime ağızdan çıktıktan sonra artık bize ait değildir. Bazen zekânın kıvraklığı yetişir imdada; söylenen yanlış bir sözü düzeltir, haddini aşan bir cümleyi toparlar. Bazen de tek bir kelime, uzun süre kapanmayacak bir kapı açar.
Fakat gerçek iletişim yalnızca sözcüklerin işi değildir. İnsan konuşurken bedeni de konuşur. Eller, kollar, omuzlar, duruşlar, yaklaşmalar ve uzaklaşmalar; hatta iki insan arasındaki mesafe bile bir şeyler söyler. Beden, dilin sustuğu yerde cümleler kurar. Ve bütün bu sessiz anlatımın merkezinde gözler vardır.
Gözler, bedenin yaramaz çocuklarıdır. Akla ve iradeye her zaman itaat etmezler. İnsan ne kadar saklamaya, gizlemeye, başka türlü görünmeye çalışsa da gözleri çoğu zaman kendi bildiğini söyler. Çünkü gözler, insanın çılgın ve karmaşık duygu dünyasının dışarıya açılan saydam pencereleridir. Korku, sevgi, öfke, özlem, utanç, kuşku, merhamet… Birçoğu daha dile dönüşmeden gözlerde belirir.
Üstelik gözlerin dili için ortak bir sözlüğe ihtiyaç yoktur. Diller değişir, kelimeler farklılaşır, kültürler birbirinden uzaklaşır; ama bir bakışın taşıdığı öfkeyi, sevginin sıcaklığını ya da yardım isteyen bir gözün çaresizliğini anlamak için her zaman tercümana ihtiyaç duyulmaz. Gözler, insanın duygu dilidir.
İnsan utangaç olduğunda gözleri de utanır. İnsan âşık olduğunda gözleri bunu çoğu zaman ondan önce söyler. Öfkelendiğinde bakışları keskinleşir; sanki karşısındaki gözlerin içinden geçip ruhuna ulaşmak ister. Ama gözlerin en güzel konuşması sevda üzerinedir. İki insan birbirine gerçekten âşık olduğunda bazen sözcüklere ihtiyaç kalmaz. Zaman yavaşlar, çevredeki dünya silikleşir ve iki bakış arasında yalnızca onların bildiği bir anlam doğar. Sanki dünya kısa bir süreliğine sevgiden yapılmış başka bir yere dönüşür.
Gözler, duygu dünyasının lombozlarıdır; kimi zaman da aynası. Fakat her ayna gibi onlar da gerçeği her zaman olduğu gibi göstermez. Bazen ruhun derinliğini bütün açıklığıyla ortaya koyarlar, bazen de görüntüyü tersine çevirirler. Bir bakışı doğru okuyabilmek, yalnızca gözlere değil, insana dair derin bir sezgiye sahip olmayı gerektirir.
Gözler kimi zaman bir ateşi başlatan ilk kıvılcımdır. Kimi zaman çoktan başlamış bir yangını büyüten rüzgâr… Bazen bir insanın içini serinleten su, bazen de üzerinden geçilmesi zor bir sel olur. Bal kadar tatlı olabilirler; fakat o balı yapan arının iğnesine de dönüşebilirler. Gülün güzelliğidir gözler; kokusudur, dikenidir. Belki de onları insanın dünyasının yaramaz çocukları yapan şey, bütün bu çelişkileri aynı anda taşıyabilmeleridir.
Göz, gözle anlam kazanır. Gözlerle bakmak kadar gözleri görmek de önemlidir. Çünkü bir insanın gözlerinin içine gerçekten bakabilmek, yalnızca yüzüne bakmak değildir; onun görünmeyen tarafına, korkularına, sevinçlerine ve sakladığı yaralarına doğru yaklaşmaktır. Gözlerin yansıttığı o gizemli dünyayı görebilmek, yüreği yüreğe eklemek gibidir.
Kalplerin ve ellerin buluşmasına giden yol çoğu zaman gözlerden geçer. Gözler hem ışık hem gölgedir. Hem siyah hem beyazdır. İyiyi de kötüyü de görür; insanın içindeki iyiliği de kötülüğü de bazen ele verir. İşte bu yüzden gözler hızlı, dil ise daha ağır ve daha akıllı olmalıdır.
İnsana en yakın olan yine kendisidir. Bu yüzden insanın kendini en iyi kendisinin bildiği sanılır. Oysa göz, kendisinden başka her şeyi görür. Kendisini görebilmek için kendisini gören başka gözlere ihtiyaç duyar.
Aklımın defterine şu cümleyi not aldım: “Ne zaman göz göze gelsem, iletişimsizliğin bir hak olduğunu düşünmekten vazgeçiyorum.”