TDK Türkçe Sözlük, –bir eril geçmişi olan– “adam olmak” deyimini “gelişmek, büyümek, iyi yetişmek, iyi bir duruma gelmek, toplumun kurallarına uyuyor olmak” şeklinde tanımlıyor. Bu deyim üzerine kurgulanmış sayısız anekdot var: “Vezir olamazsın demedim, adam olamazsın dedim” türünde…
Sosyal medya, adeta toplumun MR cihazı oldu. Facebook veya Twitter’a kısa bir göz atış, bireylerin algıları ve yorumları hakkında pek çok veri içeriyor. Bunların bir kısmı ise başkalarına öğütlerden ya da diğer insanlardan yakınmalardan oluşuyor: “Biz adam olmayız.” İster istemez aklımıza “Peki sen adam oldun mu?” ya da “Sen adam olup olmadığını hiç aklına getirdin mi?” gibi bir soru geliveriyor. Kişi, eleştiriyi önce kendi üzerinden başlatmalı. Kendinde olan kusurun başkalarınca tekrar edilmemesi için öğüt verebilir; ama onu ruhunda, zihninde taşırken başkalarını eleştirmek pek de adil olmasa gerektir.
Günlük yaşamın giderek artan koşuşturması içinde bazı becerileri geliştirmeye fırsatımız olmuyor. Hatta bazı eksikliklerimizin bile farkına varamıyoruz. Yoğun bir günün koşuşturmasından sonra, ne o gün yaşadıklarımıza bir göz atmak, ne de olup bitenin bizi ne biçimde etkilediğini görmek mümkün oluyor. Kendini doğru değerlendirebilmek, sağlıklı değişim ve gelişim için bir ön koşul oluşturuyor.
Çocukluğumuzun en eğlenceli dönemlerinde, sıkıcı okul günleri başlıyor. Neden sıkıcı dediğimi merak edebilirsiniz. 2000’li yılların başında bir ilköğretim okulunun açılış törenine katılmıştım. Okul binasına şöyle bir uzaktan baktığımda, aklıma gelen şuydu: “Acaba” dedim kendi kendime, “henüz erken çocukluk yaşında bir insan uzaktan –bina olarak– bir hapishaneyi andıran bu okula severek, neşe içinde gelir mi?” Kendi adıma bu sevimsiz görünüm karşısında, kendimi pek de iyi hissetmezdim. Maddi yaşam çevresini oluştururken, insanı da içine alan canlı yaşam çevresinin oluşmasına özen göstermeli.
Sonra; birey olma özelliğinin kaybolduğu kalabalık sınıfları hatırladım. İçim biraz daha karardı. Muhtemelen geçim sıkıntısı ve başka sorunlar içinde daralan bir öğretmen, çocuklara karşı ne kadar neşeli olabilirdi ki? “Maddi zorlukları yüzünden son satın alıp okuduğu kitap hangi yıllarda kalmıştır?” diye geçirdim içimden. Kendi okumadığı bir kitabı çocuklara önerebilir miydi? Diğer yandan bir öğretmenin okulda, sınıfta önerebileceği kitaplar da siyasetin ve bürokrasinin ürettiği berbat bir mevzuatla kısıtlanmış olabilir. Bir insanın gelişimine birincil ölçüde katkı yapacak olan öğretmene, daha fazla önem ve değer vermek gerekiyor.
Eğitim sistemi denilince aklıma hep sirk veya hayvanat bahçelerindeki aslan kafesleri gelir nedense. Çocukları okul dediğimiz bu ‘kafeslere kapattığımızı, uzaktan verdiğimiz gıdalarla besleyip büyüttüğümüzü, sonra da kendi varlıklarını sürdürsünler diye yaşam denen ormana salıverdiğimizi’ kurgularım kafamda. Benim içim daralır aklımdan bunlar geçerken. Çocukluğumuzda sahip olacağımız neleri kaybettiğimizi hatırlama vesilesi olur.
Anne ve babamızdan adeta kalıtsal olarak aldığımız bazı özelliklerimiz var. Ama karakter yapımızı oluşturan niteliklerin önemli bir bölümünü çocukluğumuzda ediniyoruz. Bu karakter özellikleri içimize o denli siniyor ki, ilerleyen yıllarda bunların varlığının veya yokluğunun farkına bile varamıyoruz. Kendimize ve belki de yaşam çevremize o kadar alışmışız ki, sanki başka bir durum mümkün değilmiş gibi günlük akışın içinde daima aynı yönde akıp gidiyoruz. Ne kendimizi ne de başka insanları yaşamın doğrucu aynasında görmek için yeterli çabayı göstermiyoruz.
İnsanın kendisini değiştirebilmesi için önce kendisini fark etmesi gerekli. Bu amaçla okumak, yakın ve samimi insanların görüşlerine başvurmak yararlı olabilir. Ama öncelikle olumlu ve niyetli olmak gerekir. Karakterimiz hakkında eleştiri anlamına gelebilecek tespitleri kaldırmak zor olabilir. Herkes kırılgandır. Siz biraz daha kırılgan olabilirsiniz. Ama olumsuzluklarınızı tespit edip, daha mutlu bir başlangıca adım atabilmek için sabırlı ve gayretli olmak gerekir.