Evet, biliyorum, siz de sıkıldınız.

Belki telefonda bir şeyden diğerine geçerken, belki sosyal medyada biraz daha aşağı kaydırırken, belki de "Ne okusam?" diye düşünürken bu yazıya geldiniz.

Belki gerçekten sıkıldınız.

Ben de sıkıldım.

Öyle büyük bir sıkıntıdan söz etmiyorum. Hayatın altını üstüne getiren türden değil. Bildiğimiz, gündelik, küçük sıkıntılardan...

Bir toplantının ortasında saate bakmak gibi.

Bir şey izlerken birkaç dakika sonra başka bir şey aramak gibi.

Telefonu elimize alıp neden aldığımızı unutmak gibi.

Hatta bazen ortada hiçbir şey yokken içimizden yükselen o tanıdık cümle:

"Of, sıkıldım."

İnsan sıkılıyor.

Bazen birkaç dakikalığına, bazen saatlerce, bazen de günlerce...

Peki nedir bu sıkılmak?

Gerçekten yapacak hiçbir şey bulamamaktan mı ibaret?

Yoksa zihnimizin bize söylediği başka bir şey mi var?

Bilim insanları sıkılmayı artık yalnızca "yapacak bir şey bulamamalık" olarak görmüyor. Psikolog Erin Westgate'in çalışmalarında sıkılmanın önemli unsurlarından birinin dikkatimizin yaptığımız şeye bağlanamaması, diğerinin ise yaptığımız şeyde yeterince anlam bulamamamız olduğu görülüyor.

Yani önümüzde yapacak onlarca iş olabilir ve yine de sıkılabiliriz.

Hatta belki çağımızın en büyük çelişkilerinden biri tam da bu:

Hiç olmadığımız kadar meşgulüz ama yine de sıkılıyoruz.

Telefonlarımızda milyonlarca seçenek var.

Bir tuşa basıyoruz, film.

Bir kaydırıyoruz, video.

Bir tıklıyoruz, haber.

Bir mesaj geliyor.

Bir bildirim düşüyor.

Daha ne olsun?

Ama yine de sıkılıyoruz.

Belki sorun yapacak bir şeyimizin olmaması değil.

Yaptığımız şeyin bize yetmemesi.

Üstelik sıkılmak her zaman kötü bir şey de olmayabilir.

Araştırmalar, belirli koşullarda sıkıcı bir etkinliğin ardından yaratıcılıkla ilişkili düşünmenin artabildiğini gösteriyor. Çünkü dışarıdan sürekli bir uyaran gelmediğinde zihin kendi başına dolaşmaya başlıyor.

Belki de insanın aklına bazı güzel fikirler tam da "Yapacak hiçbir şeyim yok." dediği anda geliyor.

Çocukken bunu daha iyi biliyorduk.

Bir karton kutu uzay gemisi olurdu.

Bir çarşaf kale.

Bir sopa at.

Bir duvarın gölgesi başka bir dünyaya dönüşebilirdi.

Çünkü çocuk zihni boşluğu hemen doldurmak zorunda değildi.

Boşlukta oyun kurabiliyordu.

Biz büyüdükçe her boşluğu bir şeylerle doldurmaya başladık.

Bir ses.

Bir görüntü.

Bir haber.

Bir mesaj.

Bir video.

Bir bildirim...

Sessizlik başladığında hemen bir şey açıyoruz.

Canımız sıkıldığında telefonumuza bakıyoruz.

Telefonumuza baktıkça daha fazla uyarana maruz kalıyoruz.

Sonra yine sıkılıyoruz.

Ve yeniden telefona bakıyoruz.

Sanki sıkıntımızı gidermek için kullandığımız şey, bizi başka bir sıkıntının içine bırakıyor.

Belki de artık sıkılmaya değil, sıkıntıyla biraz kalabilmeye ihtiyacımız var.

Çünkü bazen insanın dışarıdan yeni bir şeye değil, içeriden kendisine dönmeye ihtiyacı oluyor.

Gün boyunca ne çok şeye yetişiyoruz.

İşler...

İnsanlar...

Sorumluluklar...

Planlar...

Hedefler...

Ve bütün bunların arasında kendimize ne kadar az uğruyoruz.

Belki bazı sıkıntılarımızın nedeni yapacak bir şey bulamamamız değil, kendimizle baş başa kalacak kadar sessizleşemememizdir.

Çünkü sessizlik başladığında insan kendisini duymaya başlayabilir.

Ne istediğini...

Neyi istemediğini...

Nerede yorulduğunu...

Neyi özlediğini...

Neyi ertelediğini...

Belki bu yüzden boşluk bizi huzursuz ediyor. Çünkü boşlukta yalnızca sessizlik yok.

Kendimiz de varız.

Oysa her boşluğu doldurmak zorunda değiliz.

Bazen pencereden dışarı bakabiliriz.

Bir yürüyüşe çıkabiliriz.

Bir şeyler yazabiliriz.

Hayal kurabiliriz.

Ya da hiçbir şey yapmayabiliriz.

Her sıkıntının altında büyük bir anlam aramak da gerekmiyor.

Bazen insan sadece sıkılır.

Hepsi bu.

Ama bazen de sıkılmak küçük bir işaret olabilir.

"Burada artık yeni bir şey yok."

"Buna artık bağlanamıyorum."

"Bir şey değişebilir."

Belki de sıkıntının bize söylediği şey tam olarak budur.

Ve şimdi yazının sonuna geldik.

İtiraf etmeliyim;

Ben bu yazıyı yazarken sıkıntım geçti.

Sıkıldığım için yazmaya başladım.

Yazdıkça araştırdım.

Araştırdıkça merak ettim.

Merak ettikçe düşündüm.

Düşündükçe sıkıldığımı unuttum.

Belki mesele tam olarak buydu.

Bazen insanın sıkıntısının geçmesi için hayatına büyük bir şey girmesi gerekmiyor.

Zihninin bir yere bağlanması yetiyor.

Belki ruhumuz da bazen bunu bekliyor.

Biraz dikkat.

Biraz merak.

Biraz sessizlik.

Biraz kendimiz.

O yüzden bir dahaki sefere sıkıldığınızda hemen kaçmayın.

Biraz kalın.

Belki sıkıntınızın altında bir fikir vardır.

Belki bir merak.

Belki uzun zamandır duymadığınız bir iç ses.

Belki de hiçbir şey.

Olsun.

Her boşluğu doldurmak zorunda değiliz. Çünkü bazen insan, hayatın gürültüsünden biraz uzaklaştığında kendine yeniden rastlıyor.

Ben bugün sıkıldım.

Yazdım.

Ve geçti.

Belki sizinki de geçer.