Sivil toplum kuruluşları (STK), bir toplumun vicdanını, dayanışma kültürünü ve ortak sorunlar karşısında harekete geçme iradesini temsil eder. İnsanların sadece kendi çıkarlarını değil, başkalarının haklarını, ihtiyaçlarını ve geleceğini de önemsedikleri bir toplumsal yaşamın örgütlü aktörleridir. Bu nedenle STK’ların varlık gerekçesi, yöneticilerinin kişisel beklentilerini karşılamak değil, toplumsal iyiyi geliştirmek ve ortak yaşamın niteliğini yükseltmektir.

Peki, toplumsal iyi nedir? STK’lar bu hedefe nasıl yönelmelidir? Daha da önemlisi, bir STK hangi noktada kuruluş amacından uzaklaşarak kişisel çıkarların, itibar arayışının veya kariyer hesaplarının aracı hâline gelir?

Toplumsal iyi, toplumun bütününü ilgilendiren ve insanların daha adil, özgür, güvenli, sağlıklı ve nitelikli bir yaşam sürmesine katkıda bulunan değerler ve koşullar bütünüdür. Eğitimde fırsat eşitliği, çevrenin korunması, insan haklarına saygı, kültürel yaşamın geliştirilmesi, yoksulluğun azaltılması, toplumsal dayanışmanın güçlendirilmesi ve demokratik katılımın yaygınlaştırılması bu kapsamda değerlendirilebilir.

STK’lar, faaliyet gösterdikleri alanın özelliklerine göre bu hedeflerden birini veya birkaçını benimseyebilir. Ancak asıl mesele, bu amaçların sadece kuruluş belgelerinde yazılı olması değildir. Önemli olan, günlük faaliyetlerin, alınan kararların ve kullanılan kaynakların gerçekten bu amaçlara hizmet etmesidir.

Bir STK’nın başarısı, yöneticilerinin kaç kişiyle tanıştığı, kaç protokolde yer aldığı, ne kadar görünür olduğu veya kaç etkinlik düzenlediğiyle ölçülemez. Esas ölçüt, toplumda hangi sorunun çözümüne katkı sağladığı ve hangi kalıcı değeri ürettiğidir.

STK’lar, üyelerinin zaman, emek, bilgi ve kimi zaman maddi kaynaklarını ortak bir amaç için bir araya getirir. Bu kaynaklar, bir kişinin özel çıkarlarını gerçekleştirmek için değil, kuruluşun misyonunu yerine getirmek için kullanılmalıdır.

Bir yöneticinin STK’yı kişisel ticari ilişkilerini geliştirmek, kendisine ayrıcalık sağlamak, çevresini genişletmek veya kendi ekonomik çıkarlarına hizmet etmek için kullanması, örgütsel güveni zedeler. Kuruluşun toplumsal itibarı, kişisel kazançların örtüsü hâline gelir.

Üstelik bu durum sadece etik bir sorun değildir. Çıkar çatışmalarına, kaynakların yanlış kullanılmasına, üyelerin dışlanmasına ve kuruluşun bağımsızlığının zarar görmesine yol açabilir. STK’nın adıyla elde edilen güven, kişisel menfaatlere yönlendirildiğinde toplumun diğer sivil toplum kuruluşlarına duyduğu güven de aşınabilir.

STK yöneticilerinin mesleki ilişkiler geliştirmesi veya yürüttükleri çalışmalar sayesinde kişisel deneyim ve saygınlık kazanması başlı başına yanlış değildir. Sorun, bu kazanımların kuruluşun amacının önüne geçmesi ve STK’nın kişisel menfaatlerin gerçekleştirilmesi için araç haline getirilmesidir.

Bir STK’da yöneticilik yapmak; sorumluluk üstlenmek, insanları bir araya getirmek, ortak kararlar almak ve topluma karşı hesap verebilmek demektir. Bu görev, elbette kişiye manevi doyum sağlayabilir. Başarılı bir çalışmanın verdiği mutluluk veya toplumsal katkının yarattığı tatmin son derece doğaldır.

Ancak yöneticilik, kişinin kendisini önemli hissettiği, sürekli takdir beklediği, görünürlüğünü artırdığı veya çevresine güç gösterisinde bulunduğu bir sahneye dönüşmemelidir.

Toplantılarda sürekli kendisinden söz edilmesini isteyen, bütün başarıları kendi hanesine yazan, eleştiriyi kişisel saldırı olarak gören ve farklı görüşleri bastıran bir yönetici, ortak çalışmanın önüne kendi egosunu koymuş demektir. Böyle bir ortamda üyeler zamanla gönüllü katkı sunan paydaşlar olmaktan çıkar; yöneticinin beklentilerini karşılamaya çalışan kişilere dönüşür. Oysa STK yöneticiliğinin gerçek değeri, kişinin ne kadar öne çıktığında değil, birlikte çalıştığı insanlara ne kadar alan açtığında ortaya çıkar.

STK’lar insanlara deneyim, sorumluluk alma becerisi ve toplumsal ilişkiler kazandırabilir. Bu birikimin kişinin mesleki veya kamusal yaşamına olumlu katkıda bulunması doğaldır. Ancak kuruluşun temel amacını bir kenara bırakıp yöneticilik görevini başka makamlara ulaşmak, siyasi veya ekonomik nüfuz kazanmak ya da kişisel kariyerini parlatmak için kullanmak ciddi bir etik sorundur.

Bir STK, yöneticisinin özgeçmişine eklenecek bir unvandan veya gelecekteki hedeflerine ulaşmak için kullanacağı bir referanstan ibaret değildir. Üyelerin emeği, gönüllülerin zamanı ve toplumun duyduğu güven, bir kişinin yükseliş planına hizmet etmek zorunda değildir.

Bu nedenle şeffaflık, hesap verebilirlik, görevlerin demokratik biçimde paylaşılması, çıkar çatışmalarının açıklanması ve gerektiğinde yöneticilerin görevlerini devredebilmesi büyük önem taşır. Kuruluşlar kişilere bağımlı olmamalı; kişilerin ötesinde yaşayabilecek kurumsal bir kültür geliştirmelidir.

STK’lar, kişisel çıkarların meşrulaştırıldığı değil, ortak sorumluluğun öğrenildiği ve yaşama geçirildiği alanlar olmalıdır. Yöneticilerinin kişisel tatminine, ekonomik menfaatine veya kariyer hedeflerine hizmet eden bir kuruluş, zamanla toplumsal misyonunu kaybeder.

Gerçek sivil toplum anlayışı, yöneticiliği bir ayrıcalık değil, emanet edilen bir sorumluluk olarak görür. Bu sorumluluğun ölçüsü de unvanların büyüklüğü, kişisel görünürlük veya kurulan ilişkilerin sayısı değildir.

Bir STK yöneticisinin asıl başarısı, kendisini vazgeçilmez kılması değil, topluma yarar sağlayan bir yapının kendisinden bağımsız olarak da yaşayabilmesini sağlamasıdır. Çünkü sivil toplumun gücü, tek tek kişilerin yükselişinden değil, toplumun ortak iyisine yapılan kalıcı katkılardan doğar.