Üyelerin sandık başına giderek il ve ilçe başkanlarını seçmesi, Türkiye’nin siyasi parti geleneği düşünüldüğünde kuşkusuz küçümsenmeyecek bir gelişme, hatta parti içi demokrasinin tarihsel siciline bakıldığında pekala bir devrim olarak nitelendirilebilir. Ne var ki bugün devrim niteliğinde görülen bu adımların, bir süre sonra değiştirmeye giriştiği düzenin yeni bir meşruiyet kaynağına dönüşme tehlikesi mevcut.
Madem suya girildi, kıyıdan fazla uzaklaşmadan boğulmayacak derinliklerde gezinmenin ne anlamı var? Üstelik insanı boğulmaktan koruyan şey genellikle suyun sığlığı değil, yüzmeyi bilip bilmemesidir.
YENİ Parti Eskişehir Milletvekili ve Parti Meclisi Üyesi İbrahim Arslan’ın il kongresinde dikkat çektiği mesele tam da buydu. “Kardeşim” diyordu Arslan, “Üyeler il ve ilçe başkanlarını seçebiliyorsa neden yönetimlerin belirlenmesinde de söz sahibi olamıyor? Başkanın seçildiği, fakat başkanla birlikte çalışacak kadroların üyelerin iradesine bırakılmadığı bir sistemde demokratikleşme nereye kadar ilerleyebilir?”
Arslan’ın itirazı yalnızca bir seçim yöntemine değil, o yöntemin üretebileceği bir tür parti içi iktidar ilişkisine de yöneliktir. Nitekim meseleyi, cumhurbaşkanının halk tarafından seçildiği ancak yürütme kadrolarının atamayla belirlendiği başkanlık sistemine benzetiyordu. Bu benzetmenin üzerinde durmak gerekiyor. Çünkü siyasal iktidarın demokratik niteliği yalnızca sandığın varlığıyla açıklamak, demokrasiyi seçim gününe indirmek demektir.
Tek adamların önemli bir kısmı zaten seçimle gelir. Mesele seçilip seçilmemeleri değil, seçildikten sonra sahip oldukları yetkinin nasıl sınırlandığıdır. Seçilmiş olmanın sağladığı meşruiyetle istediğini göreve getirip istediğini görevden uzaklaştırabiliyorsan, sandık bir süre sonra kolektif iradenin değil, kişisel iktidarın en sağlam dayanağı oluverir.
Dolayısıyla bir başkanın üyeler tarafından seçilmiş olması, onun oluşturduğu yönetimin de kendiliğinden demokratik olduğu anlamına gelmez. Hatta genellikle böyle olmaz. Seçimle kazanılan meşruiyetin, yönetimin bütün kararlarına peşine verilmiş bir açık çek sayılması tam da itiraz edilmesi gereken noktadır bana kalırsa.
İbrahim Arslan, suyu gösterip boğulma tehlikesine dikkat çekiyor.
Aynı hataları kimi zaman delegelerle yapmışız kimi zaman üyelerle… Su derinleşiyor ama çırpınışlar aynı. Bir ilerleme değil de boğulmama telaşı var.
Demokrasi, yalnızca kimin yöneteceğine karar verme hakkı değil; kimin, kimlerle, hangi yetkilerle ve nasıl yönetileceğine müdahil olabilme imkanıdır aynı zamanda.
YENİ Parti suya girmiş oldu, evet; hatta bu adım büyük bir demokratik atılım olarak da ilan edilebilir. Ancak parti şuanda yalnızca suyun üstünde kalmaya çalışıyor. Yüzmeyi gerçekten öğrenip öğrenemeyeceğini ise izleyip göreceğiz.