11.10.2018 19:05:55 520 Okunma

Bu yöntem Sovyetler Birliği döneminde uygulandı, başarılı da olmadı

Köşemizi takip edenler hatırlayacaktır.
Eskişehir'de bulunan 3 Üniversitenin, Tema Üniversiteleri haline gelmesi ihtimali ile ilgili bir yazı kaleme almış ve bunun tartışılması gerektiğini dile getirmiştik.
Farklı fikirler ulaşmıştı tartışmaya yönelik.
Son olarak eski Anadolu Üniversitesi Rektörü ve YÖK yönetim kurulu üyesi Prof Dr Engin Ataç ile konuştuk meseleyi.
Bana göre meseleye son noktayı konu ile ilgili olarak söyledikleriyle Engin Ataç koydu.
Bunun eski Sovyetler Birliği'nde uygulanan bir yöntem olduğunu belirtip, başarılı bir sonuç ortaya koyamadığını ifade etti önce.
Ardından da, Dünyanın en önde gelen ve başarıda ilk 10-20'lerde bulunan Üniversitelerinde birbirinden farklı tüm bilim dallarının yeraldığını özellikle dile getirdi.
Aynı Üniversite içinde farklı bilim dallarına ait fakültelerin olmasının, öğrencilerin birbirleriyle olumlu etkileşimi açısından, en az eğitim kadar önemli olduğunu da söyleyen Engin Ataç, Üniversitelere yapılabilecek en büyük kötülüğün tek bir bilim dalına mahkum bırakılması olduğunu söyleyerek tamamladı sözlerini.
Yukarıda da söyledik...
Konunun tartışılmasını istemiştik.
Bize göre, yılların deneyimi ile Engin Ataç'ın konuya ilişkin söyledikleri, içerdiği mantık çerçevesinde meseleye son noktayı da koydu sanki...
,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,

Seçilen adamın şirazesi kayıyor…




Adam, uğraşıp didiniyor.
Gecesini gündüzüne katıp, para ve zaman harcıyor.
Sonunda talip olduğu makama gelip oturuyor.
Makamına oturur oturmaz sanki o görevi isteyen o değilmiş gibi…
Sanki,o koltuğa oturmak için gecesini gündüzüne katmamış gibi.
Hatta.
O yere gelebilmek için para ve zaman harcamamış gibi bir psikolojiye girip, adeta kendisini yalvara yakara o makama zorla getirilmiş havası basıyor.
Seçilmek için günde iki saat ancak uyuyan aynı adam, seçildikten sonra seçildiği makama 2 saat ayırdığı için herkesten lütuf bekliyor.
Seçilmek için 20 saatini eleştiriyle geçiren adam, seçildikten sonra iki eleştiriye bile tahammül edemiyor.
Kısacası…
Koltuk insanı fana halde değiştiriyor.
Seçilmek için milletin önünde 9 takla atanlar, seçildikten sonra milletin kendisine şükretmesi için 9 takla atmasını bekliyor.
.....,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,

İlgilenmeyenin umurunda bile değil…


Çıkın sokağa, önünüze geleni durdurun.
Ardından da, Eskişehir’deki milletvekillerinin isimlerini sorun.
Bu soruyu sorduğunuz insanların tamamına yakını, milletvekillerinin isimlerini bilmiyor olacaktır.
Belki aralarından bir ya da ikisini tanıyan çıkabilecektir ama.
7 milletvekilinin 7’sini de tanıyana rastlamayacaksınız emin olun.
Çünkü…
Siyasete karşı son derece büyük bir ilgisizlik var.
Aynı şey olmasa bile, belediye Başkanlarını daha tanımayanlar çıkabiliyor.
O nedenle…
Bizim sürekli bahsettiğimiz Eskişehir siyaseti Bin, bilemediniz 3 Bin kişinin etrafında dönüp dolaşıyor.
Konuştuğumuz siyasi gelişmeler, partilerin yapmış olduğu faaliyetler, milletvekillerinin birbirleriyle olan diyalogları, kavgalar gürültüler hep bu 3 Bin kişi etrafında anlam buluyor.
800 Bine varan bir nüfusa sahip bulunun Eskişehir’de, nüfusun neredeyse tamamına yakını için siyaset ve siyasi gelişmeler hiçbir anlam taşımıyor.
Çünkü…
Vatandaşın siyasetle ne alakası var, ne de siyasete merakı.
Bu tespitin ardından şöyle bir tablo çıkıyor ortaya.
Yönetmek isteyen ve yönetenlerle, yönetilenlerin tercih ve öncelikleri oldukça farklı…
Demek oluyor ki…
Siyaset, belli bir hedefi olup bu hedefe ulaşmak için bu işi yapanlarla, bu kişilerin etrafında toplanan kişiler haricinde diğerleri için hiçbir anlam taşımıyor…


......,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,

Siyasetten anladığımız “Ya babadan solcuyuz ya da dededen sağcı…”



Siyasete bakış açımız çok tuhaf...
Ya babadan solcuyuz, ya da sülaleden Sağcı.
O yüzden…
Aramızda siyasi düşüncesini okuyup,araştırıp, değerlendirme yaparak belirleyenlerin sayısı çok az.
Daha küçük yaşlarda, evde konuşulanlar çerçevesinde başlayan etkileşim, yıllar itibarıyla sürüp gidiyor.
Çoğunlukla da, Baba hangi partiyi tutuyorsa(ki o da babasından etkilenmiş oluyor), çocuk da ister istemez o siyasi görüşü benimsiyor.
O yüzden;
-"Ben hayatımda Sol’a oy vermedim" diyene çokça rastlarsınız çevrenizde…
Yine…
-"Bu yaşıma kadar hiçbir Sağ partiye oyum nasip olmadı" diyen de çoktur.
Halbuki…
Seçimde bir partiye oy veren, ya da oy verdiği partiyi canı gönülden destekleyen birçok insan, o partinin ne düşüncesini tam olarak biliyordur, ne de o partinin tüzük ve programını okumuştur.
Sadece, Atadan gelen bir miras gibidir bu iş.
Bir de bunun yanı sıra, parti falan bilmeyen, sadece belirli özelliklere bakarak oy tercihini belirleyenler vardır.
En çok dikkat ettikleri özellik ise, partinin başında ki isimdir.
Yani genel başkanın;
Ya yürüyüşünü ve karizmasını beğenip oy verir…
Ya da…
Genel başkanın bir tarafı kendisine gıcık gelir, oy vermez.
Neticede…
Ülkemizde Genel başkanlara endeksli bir siyaset anlayışı yıllardır hüküm sürer.
Benzetme belki abartılı olacak ama, puta tapar gibi genel başkana tapar çoğu insan…
Öyle ilginç bir durum söz konusudur ki…
Seçimlerde yüzde 50 oy almış bir partinin genel başkanını çekip alın, o parti yüzde 5 oy bile alamaz hale gelir.
Tam tersi düşünüldüğünde ise…
Yüzde 20 nin üzerine çıkamamış bir partinin Genel Başkanı gittiğinde, adeta sihirli bir el değmiş gibi oyları birden yüzde 30 ların üzerine çıkıverir.
İşte bu gün ülkemizin siyaset anlayışı aynen budur.
Yani…
Genel başkan siyasetidir.
Hâlbuki partilerin siyasetini genel başkanlar değil, parti programları, parti tüzükleri belirler.
Ama yukarıda da söylediğimiz gibi buna kimse bakmaz.
Herkesin gözü, genel başkanın yakışıklılığında, karizmasında ve yürüyüşündedir…
Eğer bu özellikler yoksa siyasetin daniskasını da yapsa, partisine oy kazandıramaz genel başkan…
Tüzük ve Program istediği kadar mükemmel olsun…
Genel başkanı sevmediyse oy falan çıkmaz o partiye…